Blog

Pentagram Tarot Açılımı

Pentagram Tarot Açılımı

Pentagram tarot açılımı 5 kart kullanılarak yapılan, soru odaklı değil genel bir açılımdır. Pentagram denmesinin sebebi kartların sıralanma biçiminin pentagram şekline benzemesinden ötürüdür. ​Pentagram açılımı dört elementle bağlantılıdır. 1 numaralı hane dışında diğer tüm haneler ateş, toprak, hava ve su elementlerinden birini temsil eder.

Tarot, birçok kişi tarafından geleceği keşfetmek ve rehberlik almak için kullanılan bir araçtır. Bu araç, bir takım semboller ve resimler kullanarak bir kişinin iç dünyasına ve geleceğine bakılmasını sağlar. Tarot açılımları ise bu sembollerin ve resimlerin anlamlarının daha derinlemesine incelenmesiyle oluşturulan özel kart dizilimleridir.

Bu yazıda, Pentagram Tarot açılımı hakkında her şeyi öğreneceksiniz. Bu açılım, tarot kartlarının pentagram sembolü ile çizilen bir şekil içinde yerleştirildiği ve bir kişinin hayatındaki farklı alanlara ışık tuttuğu bir tarot açılımıdır.

Pentagram Nedir?

Pentagram, beş noktalı bir yıldız şeklidir. Tarihi boyunca farklı kültürlerde farklı anlamlara sahip olmuştur. Batı kültüründe genellikle beş elementi temsil eder: toprak, su, hava, ateş ve ruh. Tarot açılımlarında da pentagram sembolü, bu elementlerin farklı kombinasyonlarını temsil eden birçok farklı açılım için kullanılabilir.

Pentagram Açılımında Kartlar Nasıl Yorumlanır ?

1. hane – Kişilik Kartı

Tarot açılımı yapılan kişinin yani danışanın güncel enerjisinde içinde bulunduğu ruh hali, kişilik özellikleri ve olaylara bakış açısını gösterir.

​2. hane – Duygu Dünyası – Su Elementi

​Danışanın duygu dünyasını, duygusal konuları, aşk ve ilişkilerini ve bilinçaltı ile ilgili bilgileri verir. Su elementi ile temsil edildiği için bu hane de yavaş gelişen olaylar ve hassas konular da okunur.

​3. hane – Fiziksel Dünya – Toprak Elementi

Danışanın hayatındaki fiziksel yani maddeye dayalı durumları anlatan hanedir. İş, meslek, kariyer, para, kazançlar, kayıplar, iş hayatındaki zorluklar ya da başarılar hakkında bilgi verir.

4. hane – Yapıcı ve yıkıcı güçler – Ateş Elementi

​Danışanın hayatında aniden beliren olayları, hayatından çıkan kişileri, karşılaşacağı engelleri ve hayatında yeni bir sayfa açmak için İlahi Sistem tarafından yollanan gizli yıkıcı güçleri anlatır. ​

5. hane –  Gizli etkiler – Hava Elementi

Danışanın; ilham, iletişim, diğer insanlarla kuracağı iletişimler, alacağı haberler, sosyal hayatı ve insanların onun hakkındaki düşüncelerini anlatır. ​

Pentagram Tarot Açılımı Nasıl Yapılır?

Pentagram Tarot açılımı, beş noktalı yıldızın beş noktasına yerleştirilen kartlardan oluşur. Bu noktalar, tarot kartlarının belirli bir sırayla yerleştirildiği ve bir kişinin hayatındaki farklı alanlara ışık tuttuğu bir açılımdır. İşte açılımın nasıl yapıldığına dair adımlar:

Adım 1: Kartlarınızı Karıştırın

İlk adım, tarot kartlarınızı karıştırmaktır. Bu, kartların rastgele bir şekilde karışmasını sağlar ve daha doğru bir açılım için kartların enerjisini serbest bırakır.

Adım 2: Kartları Yerleştirin

Pentagram açılımı için, beş noktalı yıldızın her bir noktasına bir kart yerleştirin. İşte hangi kartların nereye yerleştirileceği:

  • Toprak: Bu nokta, maddi dünya ile ilgilidir. Para, iş ve fiziksel sağlık gibi konuları temsil eder. Bu noktaya yerleştireceğiniz kart, maddi konularla ilgili bir mesaj verebilir.
  • Su: Bu nokta, duygusal dünya ile ilgilidir. Aşk, ilişkiler ve içsel keşif gibi konuları temsil eder.

Rumi Tarot

Rumi Tarot

Rumi Tarot, 2000’li yılların başlarında İngiliz Sufi Nigel Jackson tarafından çizilmiş ve metinleştirilmiştir. İngiltere’nin Manchester kentinde yaşayan Nigel Jackson; yazar, sanatçı ve illüstratördür. Mağribi Derviş Kardeşliği ve Orta Asya Kalender Silsilesi Sufi tarikatlarına mensup bir Sufidir.

Rumi Tarot Kaç Kart?

Rumi Tarot tıpkı Klasik Tarot destesi Raider Waite gibi 78 karttan oluşur. Klasik Tarot destesindeki Majör Arkanalar, Minör Arkanalar ve Saraylı kartlar gibi Rumi Tarot kartlarında da isimleri değişmekler birlikte benzer bir sınıflandırma vardır.

Klasik Tarot destesindeki Majör Arkana kartlarının, Rumi Tarot destesinde isimleri farklıdır. Örneğin Araba Kartının Rumi Tarot destesindeki karşılığı “Küheylan”, Ermiş kartının karşılığı “Pir”dir desteler arasında bu tip değişiklikler vardır.

Minör Arkanalara baktığımızda ise; Klasik Tarot destesinin Değnek ve Kılıç serisi Rumi Tarot destesinde yine “Değnek” ve “Kılıç” olarak kalmış,  Kupa serisi “Kadeh”, Tılsım serisi “Dinar” olarak değiştirilmiştir.

Saraylı kartlara baktığımızda ise; Klasik Tarot destesindeki Prensler Rumi Tarot destesinde “İçoğlan”, Şövalyeler “Süvari”, Kraliçeler “Sultan” ve Krallar “Padişah” olarak adlandırılmıştır.

Tarot Kartı Kaç Tane Olur?

Tarot kartları 78 karttan oluşur ancak bunun yanı sıra açılımlarda destek için kullanılan Eril-Dişil konuşma kartları gibi değişik içerikli kartların sayıları değişkenlik gösterebilir. 24 kart olan da vardır, 30 kart olan da.

Rumi Tarot Nedir?

rumi tarot nedir
Rumi Tarot Nedir

Mevlevi dervişleri Mesnevi’nin metinlerine kehanet yöntemi olarak kullanmak için de başvururlar. İlgili sayfalardan rastgele seçilen kelimelerden bir konu veya soruyla ilgili öğütler alırlar. Dervişlerin bu yaptığı; görünmeyenlerin dünyasından rehberlik almak, Mevlana’nın ruhuna ve bedenini terk edip öte aleme geçmiş Sufi hiyerarşisinin ustalarına yaklaşmanın ve ricada bulunmanın kozmik bir tekniğidir.

Rumi Tarot, Memluk kart destelerinden ve Raider Waite klasik Tarot destesinden ilham almakla beraber Mevlana’nın sözlerini manevi bir kehanet olarak kullanma geleneğini de canlandırmıştır. Rumi Tarot, ruhsal gelişim ve yüksek manevi değerleri vurgular. Tarotun doğasında bulunan daha derin ve daha ezoterik anlam düzeylerini ortaya çıkarır. Tarot sembolizminin mistisizmi ile Sufizmin içsel yoluna rehberlik eder.

Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle ilgili günlük sorulara cevap vermekle beraber, Sufizmin şimdiki an, tüm zaman, mekan ve nedensellik kavramlarını da bizlere gösterir.

Rumi Tarot Nasıl Bakılır?

Rumi Tarot mistik bir deste olduğu için açılımda beraberinde kullanılmak istenen destek desteleri varsa bunları özenle seçmek gerekir. Rumi destesi her deste ile birlikte kullanılmaz. Önerilen kullanma biçimi Rumi’yi tek başına kullanmaktır. Hangi destelerle kullanılabileceğine eğitimlerimde yer veriyorum. Rumi destesi her açılım biçiminde de kullanılmaz çünkü kendine has, özel açılım şekilleri vardır.

Rumi Tarot Eğitimi

Rumi Tarot Eğitiminde destenin hikayesinden, kartların anlamlarından ve özel açılım şekillerinden bahsederim. Ayrıca diğer tüm eğitimlerimde olduğu gibi desteye inisiyasyon yoluyla öğrencileri uyumlarım çünkü biz Ezoterik ve Kadim Tarot geleneğinden geliyoruz. Sadece desteyi öğrenmek bizim için yeterli değildir, desteyi ruhsal olarak çalıştırabilmek ve bilgi akışını sağlayabilmek daha önemlidir. Tarot Alanındaki Tüm Eğitimlerimi Tarot Eğitimi Sayfasından Takip Edebilirsiniz..

Rumi Kart Sözleri

ABDAL, “Abdal ol ki kalbin huzur bulsun”

BÜYÜCÜ, “Bİlgİ, Süleyman Krallığı’nın Mührüdür”

AZİZE, “Gizemler anlatılamaz yalnız bilenler bilir”

İMPARATORİÇE, “Kadın ilahi ışığın hüzmesidir”

İMPARATOR, “İmparatorun başındaki taç gibi ol”

PİR, “Bir bilge her iki dünya için de rahmettir”

AŞIKLAR, “Aşkın binlerce dili vardır”

KÜHEYLAN, “Kendi benliğinden Allah’ın benliğine yolculuk yap”

ADALET, “Allah bu terazileri sonsuza kadar adaletin sağlanması için kurdu”

KEŞİŞ, “Bilge, kendine ait bir kandili olan kişidir”

ÇARKIFELEK “Ey seçilmiş olan, sen kendi talihin ol”

SEBAT, “Gerçek aslan kendini fetheden kişidir”

ASILMIŞ ADAM “Acı, merhamet içerdiği için bir hazinedir”

ÖLÜM, “Mezar cenneti gizleyen bir perdedir”

DENGE, “Arındırıcı kadeh, Allah’a mest olanlar içindir”

ŞEYTAN “Saplantılarınızın kaynağı kendi egonuzdur”

MİNARE “Bu minareden Ad gibi yüzbinlerce insan düştü”

YILDIZ “Aşk, Allah’ın gizemlerinin usturlabıdır”

AY “Ay suda değil, gökyüzündedir”

GÜNEŞ “ Ruhun güneşi sonsuzdur, dünü yoktur”

HÜKÜM “Sevgiyle ölüler yaşatılır”

DÜNYA, “Bütün dünya Allah’ın heybetiyle varolur”

KILIÇLARIN ASI “Pasından arın ve parlatılmış kılıç gibi ol”

KILIÇLARIN İKİLİSİ “Asıl saflığına ulaştığında, Musa ve Firavun huzura erer”

KILIÇLARIN ÜÇLÜSÜ “Allah’a yönelmek için keder, tüm dünyanın imparatorluğundan daha iyi bir yoldur”

KILIÇLARIN DÖRTLÜSÜ “İlahi bütünlükle kaybolmak duanın ruhundandır”

KILIÇLARIN BEŞLİSİ “Ey fedakar olanı bıçaklayan, kendini bıçaklıyorsun”

KILIÇLARIN ALTILISI “Ey ruh, ait olduğun diyar ötededir, nehrin diğer yakasına geç”

KILIÇLARIN YEDİLİSİ “Her adımda bir tuzak vardır, fazla cesurca ilerleme”

KILIÇLARIN SEKİZLİSİ “Ellerimden ve ayaklarımdan düğümleri çöz”

KILIÇLARIN DOKUZLUSU “Bu yolda ruhla korku ile denenir”

KILIÇLARIN ONLUSU “Harabenin altında muazzam bir hazine var”

KILIÇLARIN İÇOĞLANI “Baki mutluluğun için sevin”

KILIÇLARIN SÜVARİSİ “Allah refah versin, o zaman zaten amacına ulaşmış olacaksın”

KILIÇLARIN SULTANI “Bir ipteki inciler gibi kralların ellerinde kaldırılacağım”

KILIÇLARIN PADİŞAHI “Şimdiye sevin, kalbin yakında açılacak”

KADEHLERİN ASI “Aşk şarabıyla sarhoş oldum”

KADEHLERİN İKİLİSİ “Aşk, göklerin sadece bir köpük tabakası olduğu sınırsız bir okyanustur”

KADEHLERİN ÜÇLÜSÜ “Allah en kutsal yüce kadehinden tozlu toprağa güzelliğini akıttı”

KADEHLERİN DÖRTLÜSÜ “Yürek acısı gibi acı yoktur”

KADEHLERİN BEŞLİSİ “Kalpte tezatlık savaş gibidir”

KADEHLERİN ALTILISI “Ruh, yaşamı ve yaşayanı arzular, özü Allahtır”

KADEHLERİN YEDİLİSİ “Dünya, uyuyan kişinin gerçek olduğunu hayal ettiği bir rüyadan ibarettir”

KADEHLERİN SEKİZLİSİ “Ey aşıklar; dünyayı terk etme zamanı, cennetin davulu ruhumun kulağında çalıyor”

KADEHLERİN DOKUZLUSU “Allah, kalbinizde dilediğinizi size verecektir”

KADEHLERİN ONLUSU “Dünyanın eğlence, cennetin gül bahçesine benzerim”

KADEHLERİN İÇOĞLANI “Zevkler ve hoş şeyler ruh içindir,

KADEHLERİN SÜVARİSİ “Bana gelsin çünkü kazanılan mal kalıcıdır, tüm faydalarıyla beni sevindirir”

KADEHLERİN SULTANI “Varlıkları olan sen mutlu kal, keyifli yaşamın olsun”

KADEHLERİN PADİŞAHI “Mutluluk kılıcıyla zevcem olacak bir yâri kurtaracağım”

DEĞNEKLERİN ASI “Ben polo sopasıyım ve sen topsun”

DEĞNEKLERİN İKİLİSİ “Askerler ve ordular olmadan sana egemenlik vereceğim”

DEĞNEKLERİN ÜÇLÜSÜ “Aşk, seçilmişler için bir gemidir”

DEĞNEKLERİN DÖRTLÜSÜ “Toprak güvenine sadıktır”

DEĞNEKLERİN BEŞLİSİ “Topuz kullanın ve egonuzu parçalara ayırın”

DEĞNEKLERİN ALTILISI “Ay ve güneş gibi uçarım, gökyüzünün perdelerini açarım”

DEĞNEKLERİN YEDİLİSİ “Aşk, parlaklığı ejderhaları bile ürküten bir zümrüt gibidir”

DEĞNEKLERİN SEKİZLİSİ “Allah, bir ok misali uçan rüzgar gibidir”

DEĞNEKLERİN ONLUSU “Nemrut benzeri kendinin alevlerinden kurtul”

DEĞNEKLERİN İÇOĞLANI “Kim beni mutluluğuna çağırırsa, sadece neşeli bakışlar görecektir”

DEĞNEKLERİN SÜVARİSİ “Elif sevinir ve isteklerini yerine getirir”

DEĞNEKLERİN SULTANI “Ben bir çiçek gibiyim, bir dizi inci yelkenimdir”

DEĞNEKLERİN PADİŞAHI “Amacına ulaştığında ve güzellikler yaşadığında kutla”

DİNARLARIN ASI “Hakikat, iç varlığımızın altını ortaya çıksın diye sıcağı ve soğuğu dayatır”

DİNARLARIN İKİLİSİ “Alametlerindeki yıldızlarla dönerim”

DİNARLARIN ÜÇLÜSÜ “Allah, baldan bir ev inşa etmesi için arıya bilgi kapısını açar”

DİNARLARIN DÖRTLÜSÜ “Gecikmeden bana kaç, ben geçilmez bir kaleyim”

DİNARLARIN BEŞLİSİ “Yoksulluk, ihtişamlı hükümdarın ışığıdır”

DİNARLARIN ALTILISI “Yakut, sevdiklerimizin sadakasıdır”

DİNARLARIN YEDİLİSİ “Yarın deme, nice yarınlar geçti gitti”

DİNARLARIN SEKİZLİSİ “Kendini küçümseme, Allah’ın gözünde değerlisin”

DİNARLARIN DOKUZLUSU “Seni arayan alıcını ara”

DİNARLARIN ONLUSU “Ateşin kalbinde saf altın mutludur”

DİNARLARIN İÇOĞLANI “Neşesini şakıyan kuş gibi geri gelen mutluluğa sevin”

DİNARLARIN SÜVARİSİ “Ey kalbim, senin için müjde var”

DİNARLARIN SULTANI “Ben benzeri asla varolmayacak bir bahçe gibiyim”

DİNARLARIN PADİŞAHI “Bak benim oyunum ne kadar harika, elbisem olağanüstü güzel”

Rumi Tarot Kartları anlamı

Abdal; coşku, ilham ve özgürlük anlamlarına gelir.

Büyücü; güç, her şeyi bilmek ve yeni başlangıçlardır.

Azize; gizem ve sezgiselliği gösterir.

İmparatoriçe; bolluk-bereket ve dişil enerjidir.

İmparator otoriteyi temsil eder.

Pir gelenekselcilik ve vicdandır.

Aşıklar; aşk, birlik ve ortaklıklardır.

Küheylan, başarı ve kararlılıktır.

Adalet, denge ve adaletin sağlanmasıdır.

Keşiş, bilgeliktir.

Çarkıfelek; şans, umut ve fırsattır.

Sebat; disiplin, cesaret ve manevi güçtür.

Asılmış Adam; arada kalmak, durgunluk ve askıya almak demektir.

Ölüm, sona ermek ve ruhsal dönüşümdür.

Denge, manevi uyanış ve orta yolun bulunması demektir.

Şeytan; ego, kibir ve bağımlılıklardır.

Minare, kurtuluş ve yıkımdır.

Yıldız, umut ışığı ve şanstır.

Ay; istikrarsızlık, tutarsızlık ve korku demektir.

Güneş; mutluluk, sevinç ve zaferdir.

Hüküm; yenilenme, küllerinden doğma ve uyanıştır.

Dünya, mutlu sondur.

Kılıçların Ası; zafer, galibiyet ve başarıdır.

Kılıçların İkilisi, anlaşma ve uzlaşmadır.

Kılıçların Üçlüsü; ihanet, ayrılık ve acıdır.

Kılıçların Dörtlüsü; inziva, iyileşme ve yalnızlıktır.

Kılıçların Beşlisi; yenilgi, tehdit ve tehlikedir.

Kılıçların Altılısı, yolculuk ve başarıya giden yoldur.

Kılıçların Yedilisi; kurnazlık, yalan ve dolandırılmadır.

Kılıçların Sekizlisi; ikilemde kalmak, esaret ve kötü haberdir.

Kılıçların Dokuzlusu; olumsuzluk, kabuslar ve kaygıdır.

Kılıçların Onlusu; keder, ıstırap ve matemdir.

Kılıçların İçoğlanı; rakip, iftira ve entrikadır.

Kılıçların Süvarisi, zorluklarla mücadele etmek ve savunmadır.

Kılıçların Sultanı; güçlü bir kadın, yas ve kayıp demektir.

Kılıçların Padişahı, yasal işlemler ve otoritedir.

Kadehlerin Ası; bolluk-bereket, aşk ve sevinçtir.

Kadehlerin İkilisi; aşk, nişan ya da evlilik ve ortaklıklardır.

Kadehlerin Üçlüsü; başarı, bolluk ve sevinçtir.

Kadehlerin Dörtlüsü, umutsuzluk ve hüzündür.

Kadehlerin Beşlisi, pişmanlık ve kıskançlıktır.

Kadehlerin Altılısı, geçmişe özlemdir.

Kadehlerin Yedilisi, boşuna çabalamaktır.

Kadehlerin Sekizlisi, aşkta utangaçlık ve sürprizlerdir.

Kadehlerin Dokuzlusu, dileklerin gerçekleşmesi ve mutluluktur.

Kadehlerin Onlusu, sevgi ve evliliktir.

Kadehlerin İçoğlanı, haber ve yeniliklerdir.

Kadehlerin Süvarisi, duygusal başlangıçlar ve romantizmdir.

Kadehlerin Sultanı mutlu bir evlilik demektir.

Kadehlerin Padişahı aşk adamı demektir.

Değneklerin Ası, başlangıçlar ve hızlı gelişmelerdir.

Değneklerin İkilisi, otorite ve cesarettir.

Değneklerin Üçlüsü, yolculuk ve girişimcilik demektir.

Değneklerin Dörtlüsü, kazançlı bir iş ve memnuniyet demektir.

Değneklerin Beşlisi, çekişme ve rekabettir.

Değneklerin Altılısı, zafer ve başarıdır.

Değneklerin Yedilisi, mücadele ve olumlu değişikliklerdir.

Değneklerin Sekizlisi, hızlanma ve olumlu iletişimdir.

Değneklerin Dokuzlusu, askıya alma ve erteleme demektir.

Değneklerin Onlusu, problem çözümü ve mutlak başarıdır.

Değneklerin İçoğlanı, mutlu haberler ve şans demektir.

Değneklerin Süvarisi, inisiyatif almak ve hamle yapmaktır.

Değneklerin Sultanı, sorumluluk alma ve sağduyudur.

Değneklerin Padişahı, dürüstlük ve miras konularıdır.

Dinarların Ası, para ve servet demektir.

Dinarların İkilisi, değişim ve ekonomik dengedir.

Dinarların Üçlüsü, yetenek ve itibar demetir.

Dinarların Dörtlüsü, mülk ve kazanç elde etmek demektir.

Dinarların Beşlisi, maddi zorluklar ve kayıplardır.

Dinarların Altılısı, cömertlik ve insan sevgisi demektir.

Dinarların Yedilisi, bir fırsatı kaçırmak ve pişmanlıklardır.

Dinarların Sekizlisi, maddi konularda tedbirli olmak ve el işleri konusunda yetenek demektir.

Dinarların Dokuzlusu, konfor ve maddi refah demektir.

Dinarların Onlusu, zenginlik ve servet demektir.

Dinarların İçoğlanı, para ile ilgili haberler ve yeni bir iş demektir.

Dinarların Süvarisi, çaba ve azim demektir.

Dinarların Sultanı, sorumluluk sahibi bir kadın ve zenginlik demektir.

Dinarların Padişahı, bilge ve sadık bir adam demektir.

Başak Burcu Kadını

Başak Burcu Kadını

Toprak elementinin yönettiği Başak burcu kadınlar; mantıklı, zeki, sakin, güçlü, hırslı, başarılı ve titiz kişilerdir. Pratik olduklarından sorunlara hemen çözüm bulmayı başarırlar. Yaratıcı, çalışkan ve yardımseverdirler. Hayatlarındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar detaylıca planlarlar. Olaylara duygusal değil mantıkla yaklaşırlar.

Başak Burcu Kadını Olumsuz Özellikleri

Detaycılıkları, titizlikleri, kıskançlıkları ve aşırı tutucu tavırları sebebiyle partnerleri ile zaman zaman sorun yaşarlar. Dışarıya karşı soğuk, ketum ve mesafelidirler bu da insanların onlara uzak durmasına sebep olur. Başak burcu kadını, insanları eleştirmekten ve kritik yapmaktan keyif alır.

İlginizi Çekebilir; Başak Burcu Özellikleri

Başak Burcu Kadını Özellikleri

Başak burcu kadını sevdiği zaman, karşısındaki insanın bu sevginin değerini ömrü boyunca bilmesini ister. Başak burcu kadınları için günümüzdeki sevgi anlayışları oldukça uzaktır. Kısa süreli ilişkiler, bir gecelik ilişkiler, samimiyetsiz aşklar başak burcu kadınının geleneksel yapısına tamamen aykırıdır. Bu tarz ilişkilerden uzak durur. Gerçek bir sevgi ile samimi bir biçimde derinden sevilmek ve güvenmek ister. Sadakat oldukça önemlidir.

Başak burcu kadını hayatına herkesi almaz, hayatına alacağı kişiyi kılı kırk yararak seçer. Kendisine saygı duyan ve yaşam içinde kendisine zorluk çıkarmayan erkekleri tercih eder. Başak burcu kadını onu destekleyen, güven veren, her durumda yanında olan ve sevgisini hissettiği kişiyi hayatına alır.

Başak Burcu Kadını Hangi Burçla Anlaşır?

Başak burcu kadını toprak elementinden olduğu için kendisi gibi toprak elementinden burçlarla iyi anlaşır. Su grubu burçlar ile de iyi ilişkiler kurduğunu söyleyebiliriz.

Ruh Eşi Nedir?

Ruh Eşi Nedir?

Ruh eşi tabirinin ilk ortaya çıkışı 60’lı yıllar Amerika’sıdır. İngilizcesi “soul mate” tir, hayatımızı anlamlı hale getiren ve ayrılsak dahi asla unutamayacağımız sevgili anlamına gelir.

Ruh eşi kavramı, iki kişi arasında oluşan ayrıcalıklı bir yakınlık, anlayış veya güçlü bir bağdır. Ruh kainat gezginidir, evrenlerde yer alan tüm yaşam formlarında bedenlenip tecrübe elde edebilir ve bu durum hayat planı doğrultusunda gerçekleştirilir. Bu kavram Spiritüel anlayışta ve reenkarnasyon inancında olan kişiler arasında yaygın olmakla beraber, günümüzde artık bu anlayışlara sahip olmayan kişiler tarafından da inanılır ve kullanılır hale gelmiştir. Ancak Spiritüalist görüşte olmayanlarca kullanımı, ruh eşi kavramının gerçek anlamından öte, yalnızca biriyle çok iyi anlaşılmasına ve aşk konularına bağlanmışolup konu aslından uzaklaşmıştır.

Ruh Eşi Nasıl Bulunur?

Spiritüalist (Ruhçu) anlayışa göre ruh eşi, kişinin tekamül gereksinimleri sebebiyle birçok enkarnasyonunda (yeniden doğup, bedenlenmesinde) birlikte olan ruhlara verilen isimdir. Ruh eşlerinin bu birlikteliği her enkarnasyonlarında illaki karı-koca ya da sevgili biçiminde gerçekleşmez bu birliktelik, anne-oğul, baba-kız, akrabalık, dostluk, arkadaşlık büyükanne-torun şeklinde de gerçekleşebilir. Anlayacağınız üzere işin içinde illa aşk meşk konuları yoktur, varlığın gelişim ihtiyacı vardır. Ruh eşi kavramında, varlıkların yaşamlar boyunca yakın ilişkide olması ve hayat planı dediğimiz ulu planlarının bu beraberliği Bir’in ve Bütün’ün en yüksek hayrına gerçekleştirecek şekilde düzenlenmesi söz konusudur.

Spiritüalist (Ruhçu) anlayışa göre ruh eşliği sonsuza kadar sürmez, ne zaman biteceği tekamülleri çerçevesinde karmik durumlarına ve hayat planlarına bağlıdır. Eş Ruh kavramını sadece aşkla nitelendirmek anlamsızdır ve bu düşünce biçimi dünya şuuruyla düşünen insanın mantığıdır. Ruh Eşi kavramı derin bir bağdır ve yaşamlar boyu sürebilir. Eş Ruhlar enerjetik anlamda birbirini dengeler, Ruh Eşimiz aslında bizim dünya ortamındaki tekamülümüzü gerçekleştirmemize fayda sağlayan oyun arkadaşımızdır.

Ruh Eşi Nasıl Anlaşılır?

Ruh Eşinizle karşılaştığınızda onu tanırsınız çünkü aslında yaşamlar boyu süregelen kutsal bir beraberliğiniz vardır. Tekamül Yasası gereği; O, sizin eksik yanlarınızı, siz de O’nun eksik yanlarını tamamlamak üzere ruhsal bir anlaşma yapmışsınızdır ve O sizi tüm eksiklerinizle kabul eden ruhsal dostunuzdur. Tartışmalarınız dahi birbirinize eksik yönlerinizi göstermek içindir.

Ruh eşiniz ile karşılaştığınızda ve hayatınıza girdiğinde önceki ilişkilerinizde yaşadığınız güven sorununu yaşamazsınız, kendinizi rahatlamış ve güvende hissedersiniz. O’na her koşulda güvenir, her şeyin onunla yoluna gireceğini bilirsiniz. O’na en doğal halinizle davranırsınız, rol yapmaz, maske takmazsınız çünkü içsel olarak güven duyarsınız. Sizi yargılamayacağını bildiğiniz için tüm gerçekliğinizle ona yaklaşırsınız ve hep hayatınızda olması için mücadele edersiniz.

Ruh eşinizle konuşmadan da anlaşabilirsiniz çünkü ruhlarınız iletişimdedir, O sizsinizdir, siz de O. Kendinizi O’nunla tamamlanmış, eksik yarınızı bulmuş gibi hissedersiniz. Normal şartlarda asla kabul edemeyeceğiniz şeyleri, ruh eşiniz söz konusu olduğunda sorun etmezsiniz. Bir kişiyi olduğu gibi, değiştirmek istemeksizin seviyorsanız ruh eşinizi bulmuşsunuz demektir.

Ruh Eşi Testi

Tekrar belirtmekte fayda var; ruh eşi kavramı romantik düşüncelerin çok daha üstünde bir kavramdır ve sadece duyguların tercümanlığı ile anlaşılamaz. Parapsikolojik bazı tespit yöntemleri vardır, her güven duyduğunuz ve sevgi beslediğiniz kişiye ruh eşi diyemeyiz. Aşk ilişkilerinde görülebileceği gibi, annemiz, babamız, çocuğumuz, arkadaşımız, dostumuz, eşimiz, teyzemiz, halamız, kuzenimiz gibi yakın çevremizden birileri olabileceği gibi, bir anda tanıştığınız biri de olabilir. Bu yüzden Ruh Eşi kavramına geniş bakmak ve bu durumun sadece tekamülümüz gereği olduğunu unutmamak lazım.

Burçlar ve Korkuları

Burçlar ve Korkuları

Zodyaktaki her burcun yansıttığı ayrı bir karakter ve özellik olmakla beraber bunun yanında elbette korkuları ya da endişe duymaya yatkın oldukları konular da vardır. Aslında bunları en doğru anlamda tespit edebilmek için her bireyin doğum haritasının bütününe bakılması gerekmekle birlikte, ortak bazı noktalara da rastlayabiliyoruz.

Koç Burcu; gizli saklı kalan konulardan, kendisine yeni hedefler bulamamaktan, çevresinde hedeflerini paylaşabileceği insanların olmamasından, kontrolün onun elinde olmamasından, özgürlüğünü kısıtlayacağı için yaşlanmaktan ya da hastalanmaktan korkar.

Boğa Burcu; sadakatsizlikten, kendinden kaynaklanmayan ama dış etkenlerden kaynaklanan etkilerle huzurunun ve rahatının bozulmasından, binbir güçlükle elde ettiklerinin elinden alınmasından ya da kayba uğramaktan ve konfor alanının bozulmasından korkar.

İkizler Burcu iletişim demek olduğundan bu burca mensup olanların en büyük korkusu bilgi alma ve bilgi verme konularında yetersiz kalmaktır. Elleri ve konuşma yeteneği ikizler için çok önemlidir bu yüzden bu iki özelliklerini kaybetmekten korkarlar.

Yengeç burçlarının başlarına kötü bir şey gelme gibi bir ihtimal hep kafalarının içinde bir yerlerde durur. Bunun dışında; yüksekten, karanlıktan, haşereden ve yüksekten korkabilirler.

Aslan burcu; gururunun incinmesinden, topluluk içinde küçük düşmekten, popülaritesini kaybetmekten ve otoritesini kaybetmekten korkar.

Başak burcu; hasta olmaktan, kendisine hastalık bulaşmasından, düzensizlikten ve başının belaya girmesinden aşırı derecede korkar.

Terazi burcu başkalarının dediklerini çok önemsediği için başkalarının yorumlarından, yanlış eş ya da partner seçmekten ve hayatlarında mutsuz olmaktan korkar.

Akrep burcu; güçsüz kalmaktan, gücünü kaybetmekten, mahremiyetinin ya da gizlediklerinin ortaya çıkmasından, ölümden ve geçmişte yaşadığı acıları tekrar yaşamaktan korkar.

Yay burcu; kendisini güvende hissetmemekten, ihmal edilmekten, hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten ve yaptığı planların bozulmasından ya da uygulanmamasından korkar.

Oğlak burcu; kendisi hakkında olumsuz düşünülmesinden, başkalarının ne diyeceğinden, parasız kalmaktan ve hata yapmaktan korkar.

Kova burcu; hayatının rutine girmesinden, hareketlerinin kısıtlanmasından, istemediği şeyleri yapmaktan ve zayıf düşmekten korkar.

Balık burcu; yalnız kalmaktan, duygusal anlamda kendini ifade edememekten, fikirlerinin eleştirilmesinden ve kendini güvende hissetmemekten korkar.

Fedakarlık

Fedakarlık

Fedakarlık, günlük yaşamda sık sık kullandığımız bir sözcüktür. Feda etmek, fedakarlıkta bulunmak, özveride bulunmak hatta feda etmek anlamında terk etmek gibi sözcük ve deyimleri sık sık kullanırız.

Zaman zaman iyi ya da kötü fedakarlık uygulamaları da yapmaya çalışırız. Fakat önemli olan bunda ne kadar başarılı olduğumuzdur. Fedakarlık yaparken, karşı taraftan bir şeyler beklemeli miyiz yoksa hiçbir karşılık beklemeden mi yapmalıyız? Elbette ki karşılık beklemeden; zaten karşılık bekleyerek bir şeyi feda etmek ya da vermek, fedakarlıktan çok, alış veriştir yani “Al gülüm, ver gülüm”.

Ayrıca, herhangi bir nedenle, yani genel anlamda beklenti içine girmek, erdemli yaşayışa ters düşen bir durumdur. Çünkü, beşeri değer ve değerlendirmelerle içine girdiğimiz beklentinin konusu olan şey bizim gerçek yani içsel gelişim ihtiyacımız olmayabilir ve bu genellikle de böyledir. Çünkü biz, beşeri varlıklar olarak gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu bilmekten çok uzağız. Zaten bundan dolayı da, herhangi bir vicdani itilimle bir fedakarlık denemesi yapmaya kalktığımız zaman bile, buna beklentilerimizi, sahte benliklerimizi karıştırmadan edemiyor ve fedakarlık eylemimizi, uygulamamızı bulandırıyor, beşerileştirmiş oluyoruz..

Bu nedenle, maddesel birikimimizden, parasal değerlerimizden önce; nefsani yanlarımızı, sahte benliklerimizi ve beşeri zaaflarımızla ilgili sorunlarımızı giderme yoluna gitmekte yarar var. Zaten esas fedakarlık da, nefsaniyetten fedakarlık etmek, nefsaniyetle ilgili yanlarımızı terk ve feda etmektir. Bunu yapmak, maddesel yani parasal fedakarlıklardan çok daha zordur. Terk etmemizin, feda etmemizin daha yararlı olacağını düşündüğümüz yanlarımız nelerdir? Bunlar, kendini bilme çalışmasının da konusu olan; tutkularımız, bağımlılıklarımız, eş koşmalarımız, ön yargılarımız, sabırsızlığımız, idraksizliğimiz ve anlayışsızlığımızdır. Nefsaniyetimizden kaynaklanan bu beşeri zaaflarımızın üzerine giderek nefsaniyette fakirleşmek makbuldür ve gerçek fedakarlık açısından gereklidir. Çünkü, erdemli insanlara özgü gerçek fedakarlığın gereği olan ruh zenginliği, nefsaniyette fakirleşmekle mümkündür. Örneğin Hz.İsa bu konuyla ilgili “Ne mutlu nefste fakir olanlara çünkü, melekut onlarladır.” demiştir.

Bunu başarabildiğimiz oranda nefsaniyet kabalığını yitirir, sahte benlikler sakinleşir ve edeplenir; ama o oranda da sadece uyanıklığımız değil, uyum ve esneklik kapasitemiz de artar. Burada, erdemli insanlara özgü fedakarlık sergilemenin gereği olan belli derecedeki uyum ve esneklikten kasıt; nefs ve sahte benlikler kanalıyla yataydan gelen beşeri ve maddesel koşullandırmalar ile, düşey olarak Yukarı’dan gelen şuurda uyandırıcı tesirleri bünyede dengelemektir. Bu denge bünyede oluşturulduğu zaman, içinde bulunulan zaman-mekan koşullarına uyum sağlanmış demektir.

Üzerinde enkarne vaziyette bulunduğumuz bu gezegen, evrenin bu köşesindeki zor bir tekamül okulu olarak, esneklik ve uyum pratikleri için bizlere bol bol olanak sağlayan, oldukça da kaygan bir zemindir. Dünyanın bu durumundan dolayı, bir bakıma; esneklik ve uyum dünya tekamül okulunun hedefidir. Çünkü, burada esneklik ve uyumu gerektirecek çok çetin koşullar, özellikle şu devre sonunun bitiş günlerinde yaygın vaziyettedir. Aslında bu durum içsel gelişim açısından ve dolayısıyla da fedakarlık uygulamaları açısından çok verimli bir olanaktır.

Dünyada toplu halde yaşarken, yaptığımız işlerden çok, beşeri ilişkiler çerçevesinde ki bunların pek çoğu rahatımızdan, bireysel ilke ve alışkanlıklarımızdan fedakarlık gerektiriyor; sergilediğimiz müşterek çalışmalar içinde bulunan bizlerin müştereken belli bir ilkeye ya da ilkelere tabi olmasıdır. Örneğin; bir kütüphanedeysek, toplu ulaşım aracında ya da barda isek, her ne topluluk içinde bulunursak bulunalım; bu ortamlarda bizim kendi bireysel ilke ve alışkanlıklarımızdan çok, içinde bulunduğumuz mekanın, bir ferdi olduğumuz topluluğun ilkesine ve yaptırımına uymak, ona adapte olmak zorunluluğuna tabiyiz. O ilkeye ya da ilkelere ve oranın koşullarına esneyerek uyum sağlamak durumundayız ki bu da zihinsel ve bedensel konforumuzdan, kendi beşeri ilkelerimizden fedakarlık ederek, söz konusu uyum ve esnekliği sergileyebilirsek, her seferinde fiillerimiz o oranda erdemlere yönelik olacaktır.

Fedakarlık Ne Demek?

Müşterek bir çalışmanın gereği olan bir ortak alanda bulunan bireyler, kendi bireysel ilkelerinden feda edip, ortak alanın ilkesine ve ilkelerine uyum sağlayabildikleri ölçüde, o alanın süptilitesi artacak, tesir kuşağı güçlenecek ve Yukarı ile yani tesir planı ile bağlantısı o derece güçlü olacaktır. Belli bir amaç uğrunda başarıya ulaşmak ancak, bu anlamda fedakarlıkla gelen uyum ile olasıdır. Genel anlamda da olsa; bir ortak alanda, fedakarlıklarla sağlanan uyum ve esnekliğin belli bir düzeyi yakalanamadıkça, başarıya ulaşılamaz.

Değişik kapsam ve kalitedeki ortak alanlar içinde yaşarken, gerekli esnekliğin gösterilmesi, sadeleşmek ve beşeri, nefsani zaafları terk ile artar. Bir ortama ve oranın koşullarına uyum sağlayabilmek için esneklik şarttır. Bu uyum belki imajinasyon ile kolaylaştırılabilir. Bir duruma fiziksel olarak iyi bir şekilde adapte olabilmek için, önce imajinatif olarak onu yaşamakta yarar olabilir.

Realite basamakları ve tekamül yasası açısından da; uyum sağlamadan, bir basamaktan ötekine sıçranamaz. Bireyi bir üst basamağa sıçratacak uyum ve esneklik ise, üzerinde bulunduğumuz basamakta olabildiğince sadeleşmek ve elbette ki bu sadeleşmenin gereği olan fedakarlıkları çevreden esirgememektir. Bu anlamda sadeleşebildiğimiz oranda yüksek, süptil tesirlere daha iyi bir anten ya da daha temiz bir ekran oluşturma şansını yakalayabiliriz. Bu tutum, şuurda uyandırıcı ve gelişime zorlayıcı süptil tesirlere uyum hareketleri yapmakla olasıdır ki, bu hareketleri olası hale getiren esneklik, fedakarlıkla sağlanan sadeleşmenin sonucudur. Bu anlamda bir fedakarlık uygulaması çerçevesinde sabrın ve tahammülün haletini yaşamak; içsel gelişim açısından bireye çok şey kazandırır.

Bunda başarılı olmak için fedakarlık, sabır ve tahammül uygulamasının yanı sıra, kendi içimizde de uyumlu olmamız gerekir. İçsel uyumsuzluk ve dengesizlik, fedakarlık gibi başka erdemlerin önünde de engel oluşturur. Bu nedenle, içsel gelişime katkısı olacak bir fedakarlık sergileyebilmek için de birey önce kendi içindeki çelişkilerinden kurtulmalıdır.

Yeni olana, yüksek yani süptil tesirlere uyum sağlayamamak, tutuculuğu ve ataleti beraberinde getirir. Uyum zorluğunu; kendini tanıma çerçevesinde idraklenme cehti ile ortadan kaldırabiliriz. Aksi taktirde uyumsuzluk, ıstırabın nedenidir. Beşeri takıntılarımızı, özdeşleşme ve bağımlılıklarımızı terk edememe yani, onları feda edememe beceriksizliğimiz ıstıraplarımızın nedenidir. Tüm olaylar, uyum ve esneklik kapasitemizi artırmak içindir; bu içsel gelişim olanağından fedakarlık uygulamaları içinde yararlanmalıyız.

Fedakarlık kavramıyla yakın ilgisinden dolayı sık sık değinmek zorunda kaldığımız sadelik ve safiyet içsel gelişim açısından kazanılması gereken en değerli erdemlerimizden birisidir. Çünkü, safiyet ve sadelik ve böyle bir titizlik içinde bulunmak bağlı olduğumuz ruhsal planın merkezine yönelmektir. Sadıklar Planı Tebliğlerindeki, “Sadelik ve basitlikte hikmet vardır.” ifadesinde anlamını bulan bu durum geleceğe uyum sağlamakla da ilgilidir: Geleceğe uyum, sadeleşmeyle olacaktır. Bu uyum da büyük ölçüde, etkilere karşı gerekli esnekliğin gösterilmesiyle olasıdır. O halde, nefsten fedakarlık ve nefsaniyetle ilgili zaafların terki demek olan sadeleşmeye dikkat etmek gerek…

Nefsaniyet ne kadar eğitilirse eğitilsin, o sadece inceltilebilir ama asla sıfırlanamaz. Her fırsatta da fedakarlık eylemlerimize sızarak onları bulandırmaya çalışır. İşte bu yüzden gerçek uyanıklık bireyin kendi nefsine karşı olan uyanıklılığıdır. Nefse karşı uyanıklık gerçek samimiyettir. Yine Sadıklar Planı Tebliğlerinde, “Ferdin, nefsaniyeti karşısında aldığı tavır samimiyettir.” denir. Gurdjieff, nefsine karşı uyanık ve samimi insanı, Kendini hatırlayan insan olarak kabul eder. Fedakarlık hamleleri yerine, nefsani davranışlarda bulunmak bizi dünyasal bir yerlere bağlar, değişim ve gelişim spiralinde ilerleyişimizi engeller. Bu olumsuz durum bir bakıma samimiyetsizliktir. Çünkü, “Samimiyet, nefsaniyetin karşısında hakiki olarak vicdan kanalı ile kendisine verilmiş olan bilginin her zaman galip gelmesi için gösterilen cehittir. Görevini yerine getirmekte olan varlığın, görevinin ana materyalleri üzerinde hiçbir zorluğa aldırış etmeden uygulama içerisinde bulunması samimiyeti ifade der.” (Sadıklar Planı)

Süptil yani fedakarlığın en üst boyutunda; her türlü beşeri kirden, pasdan uzak, bencillikten, çıkarcılıktan arınmışlık, sevgi enerjisiyle dolu ve bilge insanlara özgü, gerçek bir vericilik, fedakarlık ve terk vardır. Tarihte bu tür fedakarlık gösteren bilinen ya da bilinmeyen sayısız varlık vardır. Bunlar, fedakarlığı yaşam tarzı haline getirmiş pozitif yayın odaklarıdır. Bu durumda olan insan, Bütün’e sürekli pozitif katkıda bulunuyor ve sürekli vericilik halinde genel tekamülü kolaylaştırıcı, uyanmakta zorluk çekenlere yardımcı bir işlev görüyor demektir. Bu insanda fedakarlık erdemiyle birlikte yardımlaşma ve dayanışma bilinci de gelişmiştir. Onun çevresine yardımı adet olmuş, komşular alışverişte görsün ya da birilerinin dikkatini çekmek ve gözlerine girmek için değil, içten gelen bir itilim ile yardımlaşma ve dayanışma bilincinin gereği olarak sergilenen bir eylemdir. Böyle bir insan için kendinden başkalarına hizmet etmek, vericilik ve fedakarlık yapmak; var olmanın, insan olmanın gereğinden başka bir şey değildir.

Fedakarlik nedir
Fedakarlık Nedir?

Fedakarlık Nedir?

Beşer tarihinde en güzel fedakarlık örneklerini, Yukarı’ya en yakın olan beşeriyetin öncüsü bu yüce varlıklar yapmışlardır ki bunlar adları bilinen veya bilinmeyen peygamberler ve velilerdir. Onlar bunu en güzel ve doğal olarak yapmışlardır. Çünkü onlar Dünya Rab Planı’nın merkezine en yakın noktalardan buralara kadar sarkmış enkarnasyonlardır. Bu varlıklar, sessiz sedasız, adeta geldikleri planların görünmeyen uzantıları olarak her türlü sıfat ve övgüden uzak yaşamışlar, sürekli vericiliği kendilerine günlük yaşam şekli haline getirmişlerdir. Zaten bu varlıklar, kendilerinden başka herkese hizmeti, geliştirmeyi kendilerine vazife edinmişler ve bu yönde maddenin kölesi değil, efendisi, yöneticisi ve insanların da rehberi olarak vazifelerini yapıp gitmişlerdir. İsa’yı burada örnek olarak verebiliriz. Bu yüce varlık insanlık için kendini feda etmiş, türlü işkenceler çekmiştir.

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, fedakarlık; ALLAH’ın en belirgin isim sıfatlarından birini bedende tezahür ettirmektir ki bu da Sufizm’de “ALLAH’ın rengi ile renklenmek”, ya da “ Tanrı’nın sıfatlarıyla sıfatlanmak…” olarak geçer. Çünkü, fedakarlık esasen nefsaniyetten, sahte benliklerin olumsuz ve uyumsuz yanlarından feda etmektir. Onlar bunu başarmış ve bizler için taklit edilmeye değer yüce varlıklardır.

Gerçek sadeleşme ve arınma, bu anlamda olmak üzere fedakarlıkla gelir. Maldan, mülkten feda etmek belki daha kolaydır. Hatta biz bunu, toplum içindeki statümüzü güçlendirmek ve daha çok kaale alınmak için de yaparız. Nefsin feryadına rağmen; rahatından fedakarlık yapıp, birine ya da birilerine hizmette bulunmak çok daha zordur. Oysaki, yardımın makbulü gizli olarak yapılanıdır. İşte eğer sahte benliklerimizi eğitememişsek, gerçek anlamdaki böyle bir fedakarlığı ve yardımı yapamayız. Çünkü, beşeri bir çıkara yönelik olmayan vericiliğe sahte benlikler izin vermez.

Zorluk ve ıstıraplara esneyerek, uyum sağlamak, fedakarlık yapmamızı engelleyen dirençlerimizden kurtulmak, duygusallıklarımızın ve nefsimizin tutsaklığından kurtulmak, değişip, gelişmek, değer kazanmak ve yeni insanlık realitesine tekamül sıçraması yapabilecek hale gelmek ve en önemlisi bu okulu bitirip gitmek istiyorsak, fedakarlık uygulamalarımızı ciddiyetle ele almalıyız. Çünkü kurtuluşumuz, dünyasal olan her şeye karşı sadeleşmede, terkte ve feda etmededir.

Zamanı gelince ve her an, kullandığımız ve kullanmakta olduğumuz araç ve gereci hemen yenisiyle değiştirebilecek, yani onları hemen feda edebilecek mantalitede bulunmalıyız. Bizler ruh ve beden ikilisinden oluşan varlıklarız. Ruh varlığı yani özümüz için, feda edilecek, terk edilecek, kazanılacak ya da kayıp edilecek bir şey yoktur. Çünkü onda her şeyin bilgisi vardır ve evrenin aslen verici ve aktif elemanıdır.. Esas olan da, bizim bedensel ben olarak; aslımıza, öz kendimize benzemektir yani Sufizmdeki tabiriyle “Tanrı’nın sıfatlarıyla sıfatlanmak.”

Ruh varlığı için, mutlu ya da mutsuz olmak, azap çekmek diye bir şey de söz konusu değildir; bunların hepsi ruhun bedenli hali olan, bağlı şuura sahip insanın yani, bedensel benin sorunlarıdır. Halbuki esas olan, bedenli haldeyken de, bedensizmiş gibi yaşamaktır. Başka bir ifadeyle, bireysellikten kurtulmak, yardımlaşma ve dayanışma bilinci içinde varlığın birliği şuuruna ulaşmaktır. İşte bizi bu aşamaya yükseltecek en etkili uygulama fedakarlık uygulamasıdır. Tüm dinlerin ve inisiyatik öğretilerin ezoterik özünde binlerce yıl fedakarlığın önemi vurgulandı. Fedakarlık, olgunluk, erdemlilik ve bilgelik göstergesidir. Fedakarlık, eğer bir erdem ise, bu erdemin önündeki engel, nefsaniyet kavramında anlamını bulan sahte benliklerdir. Açgözlü, nekes ve elci (digerkam) olmayan sahte benlikler, fedakarlığın önündeki engellerdir.

Dünyaya geliş amacımız, özümüzdeki bilginin uygulamasını yapmaktır. Varlık, İlahi İrade Yasaları çerçevesinde, değişik zaman ve mekan koşullarına uyarak maddesel mekanlarda tezahür eder, bedenlenir ki bu, ruh varlığı için en büyük fedakarlıktır. Titreşim ve süptilite olarak maddeden çok üstün durumda olan ruh varlığının, seçme özgürlüğü ve iradesi doğrultusunda maddesel ortamlara, oraların yasaları ile zaman-mekan koşullarına uyum sağlayarak tezahürata ve yaratılışa hizmet etmek gerçi onun kozmik görevidir ama bu aynı zamanda onun için en üst düzeyde bir fedakarlıktır: Maddeyi geliştirmek için, maddeleşerek maddenin içinde tezahür etmek… Bu uyum sağlama işi, ruhun ezeli ve ebedi uğraşısıdır. Böyle yapmakla; kendi gelişirken, maddeyi de geliştirir. Bu uyum sağlama işi, esasen ruh varlığı olan bizim en büyük fedakarlığımızdır. Bu etkileşimde ruh, hep verici, madde ise alıcı taraftır; sonunda, madde de giderek ruhsallaşır, ruhun ezeli ve ebedi fedakarlığı sayesinde.

Madde, ruh varlığına kendi olanaklarını sunmakla ona, liyakat sınavları için laboratuvar malzemesi oluşturmuş olur, maddeye enkarne ruh varlığının fedakarlık erdeminin bedende tezahür etmesine araç olur. İçindeki gizli bilgiyi ve yasaları keşfetmemiz için bizim her türlü deneme girişimimize izin verir. Biz onunla özdeşleşmediğimiz sürece bu etkileşim içsel gelişim yönünde sürüp gider. Aksi taktirde enkarnasyon amaçlarımıza ulaşamadığımız, fedakarlık gibi öteki erdemleri bedende tezahür ettiremediğimiz gibi, maddeye karşı olan onu geliştiricilik görevimizi de yerine getirememiş oluruz. Madde, böyle bir bilinçle kullanıldığı zaman, esas olarak, kendi doğası olarak şuursuzca da olsa vericidir.

Ama biz onu putlaştırmaya, onunla özdeşleşmeye kalktığımızda, o bu işlevini gerçekleştiremez, bize araç olma hizmetini yerine getiremez. Toprak anayı düşünelim; bağrını ruh varlığına açmış, onun her türlü uygulamasına, insanın her türlü kaprisine ve zararına tahammül ederek fedakarlıkta bulunuyor. Tabii tüm bunların karşılığında o da gelişiyor. Varlık varlığın gelişimine hizmet ettikçe, bunun için fedakarlıklara katlanabildikçe gelişir.

Ruh ise, seçme özgürlüğü ve iradesi yönünde maddeye yönelip, maddesel uygulamalar yapıyor. Enkarnasyonları boyunca, maddeyi geliştirerek, insan olarak ara plan görünümünde ruh ve madde alemleri arasında iletişim görevini üstleniyor: Fizikten aldığını fizik ötesine, fizik ötesinden aldığını fiziğe aktarmaya çalışıyor. İşte bu girişim ruh varlığının ta başlangıçta sergilediği en büyük ve evrensel fedakarlığıdır. Esasen ruh varlığı için, fedakarlık diye bir şey yoktur çünkü, kendisi olduğu gibi ve her şeyiyle, özü itibariyle zaten fedakardır, tezahüratın verici elemanıdır. Ruh varlığının bu hali bize göre fedakarlıktır. Ruh varlığı için fedakarlık yapmamak, verici olmamak diye bir durum söz konusu değildir. Ruh varlığı için fedakarlık yapmak değil, vazife yapmak, bir üstüne hizmet etmek söz konusudur. Çünkü bir üste hizmet etmek, Yaradan’ın muradının gerçekleşmesine hizmet etmektir. Anlaşıldığı gibi, fedakarlık ve vazife arasında sıkı bir bağ vardır. Fedakarlık erdemi bedende tezahür ettikçe vazife yapma becerimiz ve kapasitemiz de artar.

Nefsani davrandığımız zaman, fedakar olamıyoruz. Ne kadar verici olsak, terkte bulunsak, feda etmiş olsak da maalesef o fedakarlık sayılmıyor. Çünkü nefsaniyet hep alıcılık, fedakarlık ise tam tersi hep vericilik. O halde, nefsimizi kontrol altında tutabildiğimiz ölçüde fedakar olabiliyoruz. Fedakar olabildiğimiz ölçüde de vazife yapma hakkımızı daha çok kullanabiliyoruz. Varlığa puan kazandıran ve hamle yaptıran, vazife yapma hakkını kullanış yüzdesi ve biçimidir. Çünkü varlık esasen vazife yapmak için, hizmet etmek için vardır ve bunun için şekilden şekle girerek tezahür eder, enkarne olur. Hangi gelişim düzeyinde olursak olalım, her hareketimizin amacı vazifedir çünkü evrende, vazife yapmanın; yani, İlahi Murad’ın gerçekleşmesine hizmetin dışında bir aksiyon yoktur.

Yaşam içinde, egoistçe ve çıkarcı olarak davranıp davranmadığımıza dikkat etmeliyiz. Ruh varlığı olarak bizlere düşen, fedakarlığımızı ve vericilik fonksiyonumuzu en süptil şekilde yani kendimizin bile fark etmeyeceği kadar doğal bir şekilde yapmalıyız. Maddenin cazibesiyle, beşeri endişe ve kaygılarla, gösteriş olsun diye veya bir menfaat, çıkar karşılığında şova dönüşmüş, daha çok kaale alınmaya yönelik fedakarlık gösterileri yapılabilir. Bu aslında işin başlangıcıdır, fedakarlık antrenmanlarıdır ve nefsaniyetin baskısından dolayıdır ama hiç yoktan iyidir. Nefsaniyet azaldıkça, uyumsuz yanımız eğitildikçe fedakarlıklarımız da gitgide süptilleşir ve aşkınlaşır.

Tesadüf Nedir?

Tesadüf Nedir?

Tesadüf kelimesi günlük konuşmalarımızda sıkça kullandığımız bir sözcüktür fakat günlük dilde bir kavram ya da felsefi anlamda kullanmayız. Ancak dikkatli ve bilgili bir zihin bu sözcüğü kullanırken oldukça itinalı davranacaktır.

Tesadüf kelimesi Arapça’dır. Türkçe’ ye en yakın karşılığı rastlantıdır. Rastlantı; önceden kestirilemeyen, isteğe, kurala veya belli bir sebebe dayanmaksızın bir olayın ortaya çıkmasıdır. Batı dillerindeki karşılığı ise şans olup, talih, fırsat, ihtimal gibi anlamlara gelir fakat Türkçe’ deki günlük kullanımda fırsat anlamı neredeyse hiç bilinmemektedir.

Tesadüfün çeşitli tanımlamaları vardır. Örneğin; düşük ihtimalli bir şeyin olması, yalnız olasılıklara bağlı olduğu düşünülen olayların görece nedeni, sebepler ve olaya dahil parametrelerin önemli bir kısmı görülemediğinde yapıştırılan etiket, olması imkansız gelen bir şeyin olması halinde, derinlikte vurgun yememek korkusu adına kabullenmeyi sağlayıcı bir kelime gibi açıklamalar bunlardan bazılarıdır.

Yaşamımızda karşılaştığımız olayların belirli sonuçlara doğru birbiri ile bağlanış ve sıralanışı acaba rastgele mi olmaktadır? Olayların amaçsız ve önceden tasarlanmadan birbiri ile bağlantısı var dersek o zaman tesadüfün tanımı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu mantıkla bakarsak tesadüfte şuurlu bir işleyiş, oluş yoktur. Sayısız olay, olanak ve pozisyonlardan birinin bile gerçekleşmesiyle ortaya bazı sonuçlar çıkıyor ve bu sonuçlardan da bir şuur, bir amacın gerçekleştiği görülüyorsa buna tesadüf denebilir mi?

Evrende Tesadüfe Yer Var Mıdır?

Avucumuza bir sürü harf alıp bunları yere serpsek, serptiğimiz harflerden düzgün bir cümle meydana gelme olasılığı azdır. Eğer kombinasyon hesabı yaparsak böyle bir şeyin meydana gelme olasılığı herhalde milyarda bir ihtimaldir. Buna rağmen hayatımızda olasılık ve tesadüf olarak görünen olaylar sık yaşanır. Olayların nedenlerini bir kenara bırakıp rastgele meydana geldiklerini söylemek hatadır çünkü Socrates’in de dediği gibi “Evrende tesadüfe tesadüf edilmez”. Bir üstat tesadüfün tarifini şöyle verir; “Tesadüf, olayların olmadık bir zamanda meydana gelmesidir”. Karşılaşılan olaylara bu tesadüftür diye yaklaşmak bilgisizliğin sonucudur. Olayların sonucunu önceden bilebilmek ya da görebilmek için öncelikle nedenleri hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir. O zaman olay bizim için önceden bilinir ve tesadüf olmaktan çıkar.

Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli bir amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz. Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremeyiz. Belki oda arkadaşımızdır, komşumuz, öğretmenimiz, uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşımız, sevgilimiz ya da belki de sadece göz göze geldiğimiz bir yabancı. Her kim olursa olsun, o kader anında hayatımızın bir biçimde etkileneceğini biliriz ya da hissederiz.

Bazen de hayatımızda öyle olaylar yaşarız ki; o anda bu olaylar bize korkunç, acı dolu veya haksız gibi görünür. Ancak fırtına dindikten sonra bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsak, asla potansiyelimizin, gücümüzün, azmimizin ve yürekliliğimizin farkına varamayız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni ve her karşılaştığımız insanla bir karşılaşma nedenimiz vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, bizi test eden olaylardır. İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat ancak boş ve amaçsız.

Tesadüften sık sık söz edilir. Mesela yaz günlerinde pikniğe gidenler, “Pikniğe gittik tesadüfe bakın yağmur yağdı, pikniğimiz berbat oldu.” derler. Bir başka örnek; “Arabamızla tatile giderken tesadüfen yola çıkan bir kamyonla çarpıştık. Her şey altüst oldu” veya “Tesadüfen dolu yağdı, mahsul harap oldu, düğün yapacaktık, planlarımız bozuldu” derler. Halbuki bu üç örneğin de tesadüfle ilgisi yoktur. Çünkü arabanın biri bir dakika yola geç çıksaydı çarpışma olmazdı. Takvime bakılıp düğün tarihinde mevsim şartları kontrol edilse düğün iptal olmadan uygun tarihte yapılabilirdi. Kainatta genel bir plan vardır, nerde, ne zaman, ne olacağı en ufak ayrıntısına kadar bilinir çünkü organize edilmiştir. Biz insanlar bu planın gerçekleşen noktalarına hazırlıksız yakalandığımızda tesadüf diye adlandırırız. Tesadüf kelimesini sözlüklerimizden çıkarıp atamayız ancak tesadüfe de tabi olamayız. Tesadüf olayların ve yaratılanların üzerine çekilmiş ince bir perdedir. Onun altında kainata nizam vereni bilmeli ve ona inanmalıyız.

Bu Yazı İlginizi Çekebilir; Tekamül Yasası

Tesadüf Ne Anlama Gelir?

Tesadüfler, tekamül yolunda ihtiyacımıza göre önümüze çıkarılan senaryolardır. Tesadüf dediğimiz olguyu, hami varlıklarımız bizi çok yakından izledikleri için, zaman ve mekan kesişmesine göre önümüze koyarlar. Yaşamda tesadüf ya da rastgelelik yoktur ihtiyaçlar vardır. Varlık bir şeye ihtiyaç hissettiğinde, onunla ilgili bir uygulama yapacak demektir. Enerji düzeyi onun gereksinimini belirlediği için, o ihtiyacı gerektiren enerjiyi taşıyacak senaryo varlığın önüne konur. Bu bir organizasyondur. O uygulama sonucu varlığın geldiği noktaya göre tekrar olaylar zincirinin başka bir halkası devreye sokulur. Bu böylece devam eder ta ki ihtiyaç giderilinceye kadar.

Tesadüfler ruhsal yöneticiler tarafından organize edildiğine göre, biz buna çözülmesi gereken problemlerin deşifre anahtarları diyebiliriz. Aslında bunlar, tekamül yolundaki duraklardır. Bu duraklar önceden belirlenmiştir, o noktalarda durmak ya da uğramadan geçmek bizim elimizdedir. Biz bunlara tesadüf demek yerine, ihtiyaçlarımız diyebiliriz.

Tesadüf dediğimiz rastlantılar, eksiklerimizi tamamlamak için özellikle hazırlanmış, organize edilmiş planın küçük parçalarıdır. Bu küçük oyunlar, oynanacak büyük piyesin tamamlanması için yapılan antremanlardır. Büyük oyuna tüm varlıklar iştirak edeceklerdir. Oyunun kuralı bellidir. Ancak biz, bize düşen rolü oynamak, başarmak zorundayız.

Olaylar arasında onları birbirine bağlayan sebep-sonuç halkaları vardır. Fakat bilgimiz bu bağları görecek düzeyde değilse, bu bağların bir kısmı gözümüzden kaçar, kopukluklar olur ve böyle olunca da olayların karşımıza nedensiz ve tesadüfen çıktığını sanırız. Fakat bilgi seviyemiz artıp, frekansımız yükseldikçe bize soyut gibi görünen olaylar arasındaki halkaları fark etmeye başlarız. Doğadaki olaylar daima güzele, iyiye ve yücelişi sağlayıcı bir yönde maksatlı bir zeminde gelişirler ve bu gelişim şuurlu etkinliklerin sonucu olarak ortaya çıkar. Üstat Bedri Ruhselman bu konuda “Biz müspet ilim sahasında ilişkiler kanunundan uzak hiçbir hakikat tanımıyoruz.” der ve sebep-sonuç ilişkisinin önemini vurgular. Olaylar tabiat kanunlarına göre umulmadık şekilde ortaya çıkmaz. İlliyet prensibi yani sebep-sonuç yasası, tekamülün, belki de kainatın en temel ve anlamlı bir tezahürü olarak kalacaktır.

Olayların nedenleri hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz. Sebep-sonuç zincirinin halkaları bizler için kopukluklarla doludur. Bu nedenle de olayların tesadüfen ortaya çıktığını iddia etmek gibi akıl dışı bir düşünceye sahibiz. Olaylar aslında sebep-sonuç yasası gereğince doğa kanunlarına uygun ve onların belirli kıldığı neticeler halinde sonuçlanırlar. Ayrıca bu sonuçlanış, sadece kanunlara tabi oluş şeklinde değil, belirli bir maksat ve gayeye hizmet edecek şekilde şuurlu ve planlı uygun bir sıraya konulmuş bir eser ortaya çıkar.

Nedensiz hiç bir şey yoktur, fakat nedenlerini bilmediğimiz sonsuz olaylar vardır. Ve insanları tesadüf hurafesine inandıran etkende bilgisizliktir.

Olayların nedenlerini bilmeyişlerimiz, o nedenlerin mevcut olmadığı hakkında yeterli ve kesin bir delil olarak kabul edilemez. Bilgisizliğimizin sınırı herkese göre değişir. Bir çocuk, bir köylü, bir öğrenci ya da bir alime göre bu sınır gittikçe genişleyebilir. Şu durumda realitelerin genişlemesi, ruhların yükselmesi, tesadüf fikrini daraltır. Bir cahil için her şeyde tesadüf vardır. Realitelerin sonsuzluğu karşısında mutlak bir olgunluk ya da mutlak bir nedensellik söz konusu değildir çünkü realite değişince bu mutlaklıkta değişir. Ancak sonsuz bir yüceliş, değişim ve olgunluk demek olan tekamül sonsuzdur.

Hiç düşünüyormuyuz acaba; kainatta cereyan eden bütün olayların oluşundaki amaç nedir? Bugünkü realitemiz açısından bunun açıklamasını şöyle yapabiliriz. Olayların meydana gelişinde devamlı, derece derece ve asla geri dönmeyen bir ilerleme, bir tekamül vardır. Her şey iyiliğe, güzelliğe, daha yüksek kudretler kazanmak üzere ilerliyor.

Bilgisizliğimiz nedeniyle bazen olayların hakkımızda iyi olmadığı ya da bizi ızdıraba sürüklediğini düşünürüz. Fakat aslında bu olaylar tekamülümüze hizmet için tertipli olarak karşımıza çıkmaktadır. Hoşlanmadığımız, ıstırap ve acı veren olayların sonradan mutluluğumuz, selametimiz ve tekamül yolunda yol almamız için nasıl bir olanak hazırlamış olduklarını gözlemlemişizdir. Her şey iyiliğe, kadiri mutlak Yaradanın, bizim ancak sevgi kelimesiyle ifade edebileceğimiz ilahi ilişkisinin çekiciliğine kapılmış olarak en yüksek değere ve olgunlaşmaya doğru ilerlemektedir. Ve bu yücelmeyi hazırlayan en önemli konuda sebep-sonuç yasasıdır. Aklı olan bilir ki, hangi olayla karşılaşırsa karşılaşsın, o olay uzak ve yakın bir gelecekte kendisine mutlaka bir iyilik getirecektir çünkü kötülük, ıstırap ya da acı zannettiğimiz her şey bir iyiliğin müjdecisidir.

Tesadüf Neden Yoktur?

Charles Darwin, tesadüf kavramı bağlamında bir akım olan Evrimci teoriyi geliştirmiştir. Darwin mutlu tesadüf ana fikri ile kör bir mekanizma neticesinde evrimin gerçekleştiğini öne sürmüş, bir yaratıcıyı ve sebep-sonucu kabul etmemiş ve varolan her şeyin tesadüfen bu şekle, bu hale geldiğini düşünmüş, iddia etmiş ve savunmuştur. Günümüzde halen bu fikri benimseyenler vardır. Darwinizm, hayatın kendiliğinden bir anlamda tesadüfen oluştuğunu, canlıların birbirinden mutasyon yani değişim yoluyla türediklerini öne sürmüştür. İnsan da bu yoruma göre, kendinden bir önceki halkayı maymunun oluşturduğu bir dizi evrim sürecinin, bir yaratanı olmadığı için de bir tesadüfün ürünüdür.

Kainata bakılınca, her şeyin bir nizam ve intizam içinde olduğu, hiçbir şeyin başıboş olmadığı görülür. Uzayda saatte 1600 km. hızla dönmekte olan, içi ateş dolu bir gezegen olan dünyanın üzerinde, yalnız yer çekimi kuvveti ile kalarak, insanın ve diğer canlı varlıkların yaşaması tesadüf değil, büyük ve harika bir organizasyondur.

Güneşin sıcaklığı, sathında 5500, merkezinde ise 20 milyon dereceyi bulur. Dünyanın güneşe olan mesafesi, bizim ihtiyacımız olan sıcaklığı alacak kadar ayarlanmıştır. Eğer dünyanın güneşe olan uzaklığı daha fazla olsaydı, dünyaya daha az ışık gelir, soğuktan hiçbir canlı varolamazdı. Dünya güneşe 150 milyon km.den daha yakın olsaydı, daha fazla ışık gelirdi ve sıcaklıktan hiçbir canlı varolamazdı. Bu ince hesabı nasıl tesadüftür diyerek geçiştirebiliriz?

Başka bir örnek; eğer okyanusların dağılımı şimdiki gibi yaygın olmasaydı, yağmurda önemli ölçüde bir azalma görülür, neticede, şiddetli bir kuraklık hüküm sürerdi. Okyanuslardan buharlaşan su, sadece okyanuslar üzerine düşmez. Su buharı olarak havaya karışır ve üst atmosferdeki kuvvetli rüzgarlarla dünya üzerine dağılır, böylece ihtiyaç duyulan nem, değişik bölgelere kadar uzanır. Her bölge, az veya çok suya kavuşur.

Her madde ısınınca hacmi büyür, soğuyunca küçülür. Fakat su +4 C’ den itibaren soğursa hacmi genişler. Suda bu özellik olmasaydı, deniz ve göllerde buz haline gelen su tabakası dibe çöker ve bu olay 0 C ve daha düşük sıcaklıkta tekrarlanarak neticede suların buz tabakaları yığını haline gelmesine sebep olur, böylece buradaki bütün canlılar ölürdü. Suyun böyle bir özelliğe sahip olması tesadüf müdür? Suyun bu özelliğinin de bir gaye içinde olduğu görülür. Bir gayeye hizmet eden sebep ise tesadüf olamaz.

En büyük iplik fabrikalarının, modern makinalarda yaptığı ipek, küçük bir ipek böceğinin yaptığı ipek randımanının çok altındadır. İpekböceği dut yaprağını yedikten sonra ondan ipek imal edebildiğini deneme yanılma yöntemiyle ya da tesadüfen mi öğrenmiştir?

Eğer ağustos böceğinin boyu, bugünkü ses cihazları kadar büyütülürse, yapılan hesaplara göre çıkaracağı sesle camlar kırılır, duvarlar yıkılırdı. Bunun gibi, eğer bir ateş böceği, bir sokak lambası kadar büyütülmüş olsa, bütün bir mahalleyi gündüz gibi aydınlatırdı.

Bu örnekler çoğaltılabilir ve tüm bu örnekleri tesadüfle açıklamak tamamen akıl dışıdır.

Tesadüf Ne Anlama Gelir?

Tesaduf Ne Anlama Gelir
Tesadüf Ne Anlama Gelir

Tabiattaki her varlık bir sanat eseridir. Nasıl ki bir otomobilin tabiat kuvvetleri ile, tesadüfen meydana geldiğini kabul edemezsek, baştan başa bir sanat eseri olan bu kainatı da tabiat yaratmıştır ve tesadüftür diyemeyiz. Kainat tesadüf değilse bir gaye için yaratılmıştır. İnsanın yaşam amacı da her şeyi tesadüflere bağlamak değil, tekamül edip ilerlemek, gelişmek ve İnsan-ı Kamile doğru yürümektir.

Kainatta tek bir yaprak bile tesadüfi olamaz, onunda varlık alanında olmazsa olmaz, başka bir şey tarafından doldurulamaz bir yeri vardır. Rüzgarın esmesi, yağmurun yağması, bulutların hareketi, bitkiler, güneşin, ayın ve dünyanın hareketleri, geceyle gündüzün birbirini takip edişindeki düzenlilik, sıcağın ve soğuğun miktarı, zamanı, suyun hareketi, toprak içindeki mineraller, atomların yapısı, böcek ve hayvanların çeşitliliği, insandaki DNA’lar hepsi harikulade bir ölçü ve program dahilinde işlemektedir. Bütün bunlarda tesadüf yerine, insan aklının almakta zorlandığı bir uyum ve zeka söz konusudur. Bütün bunların her biri, olağanüstü mükemmel büyük bir sistemin parçalarıdır.

İnsan hayatında tesadüfi hiç bir şey yoktur. İnsan hayatında tembellikten, ihmalden, savsaklamaktan, korkaklıktan, kurnazlıktan, çıkarcılıktan, bencillikten ya da bunların tersi tutum ve davranışlardan söz edilebilir ama tesadüften bahsedilemez.

İnsanlar hayatta bazen, ummadıkları, beklemedikleri, bazen kendilerini üzen, bazen de mutlu eden sürpriz olaylar için tesadüf sözcüğünü kullanırlar. Fakat sürpriz ve tesadüf farklı şeylerdir. Örneğin; hiç beklemediğiniz bir anda, beklemediğiniz bir misafirin gelmesi sürprizdir ama tesadüf değildir.

Hayatta hiç bir şey tesadüf ve şans eseri değildir. İnsan gibi özel bir varlığın hayatının tesadüfe bırakılması düşünülemez. Özellikle tarihteki büyük değişimler, tesadüflerin değil, ciddi iradi gayretlerin eseri olmuştur.

Evrende tesadüf diye bir şey yoktur çünkü her şey tekamül yasası gereği Ruhsal İdare Mekanizması’nın bilgisi ve planı dahilindedir. Ama biz insanlar açısından, planlı hareketlerle spontane hareketler arasında bir fark vardır ve buna da tesadüf denir.

Evrende her şey tıpkı bir puzzle parçaları gibi yerine oturur. Dev puzzle ise Levhi Mahfuz’dur. Orada hiçbir tesadüf ve rastlantı mekanizması yoktur. Ruhsal İdare Mekanizması tesadüfe yer verir mi, olasılık hesabı yapar mı? Olasılık hesabı ışıktan yavaş giden sistemler için geçerlidir. Ruhsal İdare Mekanizması’nın ışıktan yavaş giden bu evreni kontrol sırrı olarak belirsizlik ilkesi vardır çünkü her şey sebep-sonuç yasası gereği işler.

Kainatta tesadüf diye bir şey yoktur. Her şey en ince detaylarına kadar incelenerek hazırlanmıştır. Amerika’ da bir kelebeğin kanat çırpması, Japonya’ da bir kasırga meydana getirebilir.

Varlık için önemli olan, yaşadığı olayların onu hangi hedefe yönlendirdiğini anlamaktır. Hedef bellidir ama biz bilemediğimiz için olayların akışına kapılır, sürüklenir gideriz.

Yapacağımız en önemli davranış, kendimize belli bir hedef belirlemek ve o hedefe doğru emin adımlarla bıkmadan, vazgeçmeden yürümektir.

“Hedefi olmayan gemiye, rüzgarlar bile yardım edemez.”

KAYNAKLAR

Ruh ve Kainat – Dr. Bedri Ruhselman

Kıyamet

Kıyamet

Kıyametin ne zaman kopacağı konusunda birçok tahmin ve hesap var ama bunların herhangi birinde karar kılınmış değil. Spiritüalist anlayışta kıyamet, insanın kendisiyle ilgili uyanışıdır. İnsana faydası olacak olan, kendisi ile ilgili kıyamettir.

Bilindiği gibi, 26.000 yıllık bir tekamül devresinin son zamanlarında bulunuyoruz. Pek çok söylenti olmasına rağmen bunun ne zaman noktalanacağı bilinmiyor. Devre sonunda bulunuyoruz ama tekamülün son devresine ait realite spiritüalizm değildir. Spiritualizm de bir dünya anlayışıdır, insanların tekamül edebilmeleri için bir yoldur, pek çok yoldan biridir. İnsanı kendi varlığıyla başbaşa bırakan, kendi varlığının gelişmesi için çaba sarfetmesi gerektiğini anlatan, nefsiyle mücadelesinin ne olduğunu öğreten, gerçek varlığın hem ruhsal, hem de fiziksel tezahürlerini ona çeşitli olay ve şuur halleriyle anlatmaya çalışan bir yoldur. Yani hem deneysel, hem de teorik yanı vardır.

İnsanlar derin bir ıstırapla düşüncelerinde, anlayışlarında ve hareketlerinde sürekli bir değişime ve hızlanmaya zorlanırlar. Kıyamet psişik bir deneyimdir. Gezegenimize el birliğiyle çok zarar verdik ve bu nedenle kendisini yenileme ihtiyacı içindedir. İç ve dış olmak üzere bütün güçlerini, yörüngesini, kutuplarını, üzerinde bulunan kıtaların biçimini değiştirmek istemektedir. Bu şekilde bambaşka bir dünya oluşacak ve onun üzerinde de, oradaki şartlara uygun varlıkların enkarnasyonları, onların Adem’leri ve Havva’ları gelmeye başlayacaktır. İşte bizler dünya insanlığı olarak, çok büyük bir sıçramanın eşiğinde olmanın hızlanması içindeyiz. Karmaşalar ve yozlaşmalar bundandır, herkes son vazifesini bitirmeye çalışıyor. Alacağımızı alıyor, vereceğimizi veriyoruz, çok büyük bir tesir alanı içindeyiz.

Hiyerarşi; güce sahip olmak bakımından bir derecelenme, basamaklanma ve sıralanmadır. Bu astlık ve üstlük derecesi halk arasında “El elden üstündür, Arş-ı Ala’ya kadar” şeklinde ifade edilir yani bir el kendi altındaki ele hakimdir. O da kendi üstündeki elin hakimiyeti altındadır. İşte kıyamet belirtilerinden biri, bu mertebeler silsilesinin bozulmasıdır. Bunu hayatın her alanına yayabiliriz. Hiyerarşinin bozulması, başların göreceği işleri ayaklara, ayakların göreceği işleri de başlara gördürmektedir. Sıralamanın yetkinlik ve liyakat sistemine göre değil de, maddi kudretin dağılışına göre meydana gelmesi hiyerarşik bozulma demektir. Bu, içinde bulunduğumuz devrede hemen her sahada gizli de olsa görünmektedir. Örneğin, maddi olanakları gelişmiş olanların eğitim görme şansları daha fazladır. Eğitim konusunda bile, maddi kudretin dağılışına göre bir sıralanma söz konusudur. Hiyerarşinin bozulması sırasında nefs vicdanın, cahillik bilginin, duygusallık da akılcı olanın yerini alır ve tüm bunların sonunda insan kendine tapmaya ve kendini putlaştırmaya başlar.

Yaşamımızı gözden geçirdiğimizde, bizi olgunlaştıran şeylerin genellikle bizi mutlu eden olaylar değil, ıstırap veren olaylar olduğunu görürüz. Bizi diri ve ayakta tutan, anlayışımızı yükselten, toleransımızı arttıran hatta bize gerçek sevgiyi tattıran ıstıraplarımızdır. Istırap, insan varlığının dünya olaylarını sentezleme gücünü temsil eder. Bizi yormayan, soluğumuzu kesmeyen işler bizim için faydalı değildir ve gelişimimize yardım etmez. Eğer gerçekten mutlu olmak istiyorsak, hiçbir olaydan kaçmamalı, karşımıza çıkan olayları gücümüz yettiğince değerlendirmeye çalışmalıyız çünkü karşılaştığımız olaylar bizim için verilmiş, yüksek bir planın tesirleridir. İşte kıyamet böyle çalışır.

Kıyamet Sembolleri ve Alametleri

Kiyamet sembolleri ve Alametleri
Kıyamet Sembolleri ve Alametleri

Büyük ve Küçük Kıyamet

İnsanın yani şuurlu bir varlığın özelliği, onun genel bir kıyamet sürecine bağlı olmadan kendi kıyametini yaratması ve o kıyameti yaşama ayrıcalığıdır. Şuur uyanıklığı insanın kıyametidir. Kıyam etmek, insanın uyanmakta olduğu realitesinden doğrulup, daha üst bir realitenin havasına girmesi, ışığı alması, o tesirin içerisine yükselmesidir. Kutsal kitaplarda bir insanın içsel değişimi anlayış getirmesi açısından fiziki değişikliklere benzetme yoluyla sembolize edilmiş ve anlatılmıştır.

Eskiler, biri dünyanın kendisine ait “büyük kıyamet”, diğeri de insana ait “küçük kıyamet” olmak üzere iki türlü kıyamet kabul ederler ve asıl kıyamet küçük kıyamettir. Büyük kıyamet küçük kıyamete hizmet eder. Her alemin ve her alemdeki sistemlerin ayrı ayrı, kendilerine özgü kıyametleri vardır. Şambala, Atlantis ve Batık Kıta Mu benzeri kıyametler insanların yabancısı olduğu durumlar değildir.

Nefsani Azgınlığın Sembolü Yecüc ve Mecüc

Yecüc ve Mecüc’ün kelime olarak kesin bir anlamı yok ve yakıştırıldığı gibi cüce ırk anlamına da gelmiyor. Yecüc ve Mecüc kelimeleri daima biçimsiz, küçük ve garip yaratıkların dünyayı saracağı şeklinde yorumlanmıştır. Denir ki; kıyamet zamanı Yecüc ve Mecüc denilen yaratıklar dünyayı kaplar, yeryüzünün yemişlerini yer, denizlerini kurutur ve yeryüzünü kasıp kavurur. Bazı yorumcular Yecüc ve Mecüc’ün ufak tefek olmalarından ötürü Çinliler olabileceğini bile düşünmüşlerdir.

Asıl anlamına gelince; insanlar uyku evresinden genel uyanmaya geçmeden önce negatif imajinasyon ve düşünceler çoğalır, otomatizma yayılır, bağlı şuur benliği yani nefsin hakimiyeti artar. İşte bu Yecüc ve Mecüc’tür yani bu durum zamanımızda yaşanan olaydır. Nefsani azgınlığın Kur’an’daki sembolü Yecüc ve Mecüc’dür.

Tüm bunlara bağlı olarak, vesvese denen şüphecilik yaygınlaşır ve bu durum Kur’an’da “Vesvasil” olarak geçer. Vesvese; her şeyin değerini aşağılamak, küçültmek, düşürmek, alçaltmak anlamlarına gelir. İnsan kendi özünü bu şekilde kaybeder, bunun için “Sağır ve kör olmak” tabiri kullanılmıştır. Vesvese; vicdan ve kalp güzelliğini perdeler, insanın içini kemiren kurt gibidir ve bu durum şimdi yaygın durumdadır.

Dikkat edilirse, yeryüzünde fiziki rahatsızlıklardan çok psikolojik rahatsızlıklar görülmektedir. Bunun nedeni, hemen hemen tüm insanlarda vesveseye bağlı ruhsal çöküntüler, değer yargılarının basitleşmesi ve ön yargıdır. Her şeyin değeri aşağılandığı gibi bilgeliğin ve bilginin değeri de negatif imajinasyonlarımız, düşüncelerimiz, otomatizma ve vesvese yüzünden aşağılanır.

Ruhsal İdare Mekanizması’nın uyarıları ve yardımlarıyla kapalı şuur halinden, uyurgezerlikten, sarhoşluktan gerçek uyanıklık haline ve ayıklığa geçilir. Negatif imajinasyon ve düşüncelerin egemen olduğu nefsani şuur yok olursa vesvese de ortadan kalkar. Bunun sembolü İsrafil’in borusunu çalması yani “Kalk”, “Uyan” borusunun çalınmasıdır, borunun ismi şuurdur. İsrafil, dünya tekamülünün devrelerini, zaman ve mekan bakımından kozmik tekamül devreleriyle uyumlu kılan dört doğa kuvvetinden ve dört büyük melekten biridir. İsrafil’in borusu; genel şuur uyanıklığına götüren, maddi ve manevi tesirler süreci demektir. İsrafil’in Sur’u iki kez çalar. Biri ferdi şuur uyanıklığı, diğeri ise

Mehdi’nin Ortaya Çıkışı

Derler ki “Kıyamet vakti gelince Mehdi ortaya çıkacak, adaletle hüküm sürecek, insanlığa aydınlık, bereket ve emniyet getirecek.” Mehdi hep bir insan olarak beklenmiştir ama aslında Mehdi bir devirdir ve bilgilerde bu devrin henüz gelmediği belirtilmektedir çünkü şuur uyanıklığı başlamadı, ruhsal alemle olan ilişkiler çoğalmadı, Yukarı’nın etkisiyle gerçekleşen olayların ya da mucizelerin sayısı artmadı. Tüm içsel ve dışsal putlar yani benlikler, takıntılar ortadan kalktığında, sadece Rabb’e kulluk edildiğinde, gönüllerde ve şuurlarda sadece O mevcut olduğunda bu devrin başlayacağı belirtilmektedir. Bir ifadede “Bu hal her insanda oluşursa, her insan kendi kendisinin Mehdisi olur” denmektedir.

Isanin gelisi
İsa’nın Gelişi

İsa’nın Gelişi

İsa’nın gelişi, gerçeğin ruhunun ortaya çıkması demektir. Gerçeğin ruhu, İsa’nın kozmik adı ve lakabıdır. Bu aynı zamanda sevgi ve vicdanın saf olarak tezahür edebilmesidir. Bizler için gerçeğin ruhu, makul vicdandır. Biz bunlara bağlandıkça gerçeğin ruhuna da bağlanmış oluyoruz.

Güneşin Batıdan Doğması

Bu sembolik ifadeye göre, o son zaman geldiğinde, güneş battığı yerden doğacaktır yani ters bir iş olacaktır. Bu anlatıma göre insanlar; dünya tersine dönecek ve her şey altüst olacak diye düşünmüşlerdir. Dünyanın altüst olması demek, insanın kendisinin altüst olması ve uyku halinin altüst olması demektir. Uykunun tersi uyanıklıktır yani nefsani halden vicdani ve makul vicdanlı hale geçiştir. Mevcut olan bütün eksik hallerin mükemmel, olgun, yetkin hale geçmesi, siyahın beyaza dönüşmesi yani Güneşin battığı yerden doğmasıdır. Bu sembol ayrıca devrenin bitişini de temsil eder. Tekamül okulu olarak dünyaya tekrar kabulün sona ermesi, tövbe kapılarının kapanması demektir.

Helak Olmak

Bu ifade Kur’an’da ve Tevrat’ta vardır. Kur’an’da geçen şekliyle “Biz onları helak ederiz.” Genel anlamıyla bu, bir okul döneminin sona ermesidir. Nedense insanlar helak sözcüğünü yok ediliş, ortadan kaldırılış ve sonsuza kadar bir kayboluş şeklinde ele alırlar. Helak ruhçu anlayışa göre; ruhsal evrim düzeyi içinde, belirli hedeflere ulaştıktan sonra, cehdiyle programa dahil olmuş insanların hedeflerine ulaşmalarından sonra elde edilen sonuca göre o harekete son vermektir.

Örneğin; dünya üzerindeki 8 milyar insandan 7 milyar 900 milyonu uyurken büyük bir tecrübe geçiriliyor ve dünya okulunun ulaşması gereken hedeflerinden birisine ulaşılıyor. Laboratuvar yani dünya okulu bir süreliğine kapatılıyor işte helak budur. Bu, geçmiş toplumların başına geldiği gibi (örneğin Atlantisliler) kısmen de olabilir. Dünyanın geçiciliğinin asıl anlamı, kurulmuş olan bu dünya düzeninin belli bir süre için ayakta kalabileceği genel uyanıklık içindir.

Şuur uyanıklığına geçmek, nefsin terkiyle olur işte kıyametin kopuşunu anlatan tasvirler bu halleri temsil eder. Dağların yürümesi, ormanların yanması, hayvanların kaçışması, insanların perişan olması gibi… İstesek de istemesek de bu terk yapılacaktır. Eskiler nefsi terk etmek için yapılan tüm uğraşlara kan ve ateş yolu demişlerdir. Bu, insanın putlarından vazgeçmesi demektir.

Dabbetül Arz’ın Ortaya Çıkışı

Dabbetül Arz Arapça bir tamlamadır. Dabbe, hayvan veya binek hayvanı demektir. Dabbetül Arz ise; kıyamet vakti yaklaşınca yerden çıkacak olan korkunç bir hayvan anlamındadır. Fiziki kıyamet vakti yaklaşınca, yerden çıkacak olan hayvan tarifleri, dünya işinin tamamen ruhsal aleme bağlanacağını ifade eder. Bu hal yaşanırken, Ruhsal İdare Mekanizması’ndan verilmiş olan bilgilere, öğretilere, uyarılara karşı bir güven ve inanç ortaya çıkacaktır. Bu durumdaki bir insan “İnşallah” ve “Allah’ın izniyle” demenin anlamlarını anlamaya başlar. Evrensel Yasaların ne olduğunu, nasıl çalıştığını, kaza ve kaderin ve nasibin ne olduğunu anlamaya çalışır. İnşallah demek; “Ben Yukarı’ya ve Yaradan kanunlarına güveniyorum” demektir. Bu sözü laf olarak söylüyoruz ama çoğu zaman ruhen onaylamıyoruz. Bu bir iman ve bilgi meselesidir.

Ruhsal otoriteye güven şuuru, uyanıklığın gözükmesi, bencilliğin terkine sebep olur. Böylece şuurlanmış insanlar kendileri, dünya ve evren hakkında ince bilgilere ulaşırlar. İnsanlar aldanma şuurundan, tasdik ve onay şuuruna geçerler yani verilen bilgilerin doğruluğuna inanırlar, işte o zaman iman bilgiye dönüşür.

Demek oluyor ki her birimiz için bir Dabbe’nin ortaya çıkması yani ruhsal aleme bağlılığı ifade eden bir iç uyanıklığın meydana gelmesi gereklidir. Eğer kendimizde, Yukarı’ya karşı böyle bir güven şuuru doğmuş ve böyle bir hal oluşmuşsa uyanmaya doğru, kıyama doğru bir gidiş var demektir.

Deccal’in Ortaya Çıkışı

Deccal aldatıcı demektir ve şöyle tasvir edilmiştir: “Solunda cennet, sağında cehennem olan ve iki kaşı arasında kafir yazılı bir varlık yani bir küfür ehli ortaya çıkar. Kendisine iman edenlere su içirip, yemek yedirir. Yiyen ve içen artık iflah olmaz. Bazı insanlar, bazı varlıklar, Deccal’in suyundan içmemek ve yemeğinden yememek için, ot kökü yiyerek Deccal’in zararlarından kendilerini kurtarabilirler.”

Deccal, içgüdüsel ve otomatik duygusallığı ve nefsaniyeti temsil eder. Nefsin tam anlamıyla baş kaldırması ve azgınlaşması demektir. Deccal, dünyanın içinde bulunduğu genel teşevvüş (karışıklık-bocalama) halini ifade eder ve Deccal çoktan çıkmıştır. Şu anda insanlık bir şaşkınlık, yanlış olanı doğru olandan ayırt edememe, bir tür sapıtma ve yolunu şaşırma devrindedir.

Uygunsuz işlerle alakamızı keser, dürüst hareket eder, vicdanlı davranır, dedikodu yapmaz, küsleri barıştırır ve insanlara sevecenlik gösterirsek Deccal’in cehennemine gireriz ama fesatlık yapar ve hain olursak onun cennetine gireriz. Yapılan her hayırlı iş Deccal’in cehennemi, yapılan her şer ise Deccal’in cennetidir. Dünya insanlığı şu sıralar Deccal’in cennetinde yaşamaktadır.

Deccal’in bütün dünyayı dolaşıp durması, nefsin bütün tekamül seviyelerinde insanı teşevvüşe düşürmekte olması anlamına gelir. Nefs denen deccal, her kılığa girerek gerçeği bilen, bilge kişiyi de sarsabilir çünkü dünya okulunda sınavlar bitmez.

Kıyamet maddesel ve manevi yanıyla kozmik bir gerçektir. Dünya kıyameti ilk kez yaşamayacaktır, dünya kendi hayatını yaşıyor bizler ise onun üzerinde filin üstüne konmuş sinekler gibiyiz. Şu anda bütün insanlık kıyameti yaşamaktadır. Kıyamet daha çok fiziksel olarak ele alınmıştır, bunun nedeni insanlara anlatabilmek için benzetmeler yapılmasıdır. Dağların yürümesi, yerlerin yayılması gibi. Oysa kıyamet varlığın hem iç boyutunda, hem de dış boyutunda ortak olarak meydana gelir. Asıl kıyamet uyanıştır, yükselmektir, ayağa kalkmaktır, bir yükselme hazırlığıdır. Bir yayın gerilmesi gibi anlayış seviyesinin yükselmeye hazır hale gelmesidir. Yay oktan çıktıktan sonra asıl fırlama meydana gelecektir. Her varlık daha büyük bir atılım yapabilmenin hazırlıkları içindedir, geçmişiyle bütün bağlarını kesmek zorunda olduğunu farketmiştir. Geçmişimiz, şimdiye kadar elde ettiğimiz şuur hali ve anlayış seviyemizdir. Anlayış seviyemizi aştığımız zaman geçmişimizi de aşarız buna karmik telafi denir. Öyle bir koruyucu sistem var ki, hem fizik planların icaplarını yerine getiriyoruz, hem de onun bize sağlamış olduğu olaylardan yararlanarak seviyemizi yükseltiyoruz.

Ezoterik bilgiye göre kıyamet, uzunca bir süreyi kapsayan bir süreçtir. Dolayısıyla kıyamet, tek bir gün ile sınırlı değildir. Kıyamet; insanın manevi, içsel ve şuursal değişimiyle ilgilidir ve şuurlanmak, şuurda dirilmek demektir. İnsanın bunun dışındaki hali ölü olarak simgelenmiştir. Ölülerin kıyamet günü dirilmesi sembolünün açılımı da budur yani şuursuzca ölü olan insanlık şuurlanıp dirilecektir. Dünyanın altüst edilmesi, insanın şimdiye kadar kabul ettiği en büyük gerçek olan nefsani değerlerin altüst edilmesi demektir.

İnsan için bütün mesele, nefsaniyet içerisinde boğulup kalmış olan benliğini, mücadele ederek çekip çıkarmaktır buna uyanış denir. “İnsanlar uyumaktadır ancak ölünce uyanacaklardır” ayeti de buna örnektir. Bu, insanlar nefslerinden kurtulduktan sonra uyanırlar anlamına gelir. Şunu unutmamak gerekir, dünyanın fiziki kıyameti bir yana asıl kıyamet uyanıştır ve uyanan insan varlığı için fiziki kıyametin hiçbir önemi yoktur.

KAYNAKLAR:

Devre Sonu – Ergün Arıkdal

Sadıklar Planı Tebliğleri

Ergün Arıkdal Perşembe Çalışmaları Notları

Orpheus Kimdir?

Orpheus Kimdir?

Orpheus Kimdir? Şiirin ve Müziğin Atası, kutsal Yunan’ın can bahşedici dehası ve onun ilahi ruhunu uyandıran kişidir. Onun yedi telli liri tüm evreni birden kucaklamaktaydı. Bu tellerin her biri, insanın ruhunun bir niteliğine karşılık gelmekte ve de bir bilimin ve bir sanatın yasasını içermekteydi. Orfe’nin Yunan’a kazandırdığı bu canlılık tüm Avrupa’ya yine Yunan aracılığıyla iletilmiştir. Orfe, şiirin ve müziğin öncüsü ve atasıdır.

Orfeyi anlatmaya geçmeden önce Orfe’nin doğduğu dönemde Yunan’ın ne durumda olduğuna bir bakalım:

Homeros’tan beş asır, İsa’dan ise on üç asır önceleri yani Musa devriydi. Hint, Kali-Yuga yani koyu karanlıklar çağına gömülmüştü. Asur, dünya için felaket demek olan anarşinin zincirini koparmış ve Asya’yı ezmekle meşguldü. Mısır ise evrensel bozuşmaya ve kokuşmaya olanca gücüyle karşı koymaya çalışmaktaydı. Yunan ise din ve politika yüzünden paramparça olmuştu. Tıpkı Şambala, Atlantis ve batık kıta Mu‘nun hikaye olmadığı gibi Orfe’de sadece mitolojik bir karakter değil aksine büyük inisiyelerden biridir.

Orfe’ye o ışıl ışıl parlaklığını veren ışık bir başka ışıktır. Orfe, çağlar içinde yaratıcı bir dehanın kişisel ışınıyla ışıldamıştı ve onun ruhu, kendi eril enginliklerinde ezeli-ebedi dişilin aşkıyla titreyip durmuştu. Tabiatta, insanlık aleminde ve gökte üçlü bir form halinde yaşayan ve titreşen ezeli-ebedi dişili o, enginliklerinin enginliklerinde bulmuş ve sorularının cevaplarını ondan sağlamıştı. Mabet sunaklarındaki tapınmalar, inisiyelerin bilgileri, şairlerin haykırışları, filozofların sesleri ve de tüm bunlar sonucu ortaya çıkmış olan sonuç, yani eseri olan birleşmiş ve bütünleşmiş bir Yunan bize Orfe’nin reel bir varlık olduğunu gösterecek kanıtlardır.

O sıralarda Trakya derin ve kıran kırana bir mücadele tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktaydı. Güneş kökenli dinler ile ay kökenli dinler arasında üstünlük yarışı sürüp gitmekteydi. Uranos ve Güneş kökenli dinlerin mabetleri yüksek yerlerde ve dağlarda bulunmaktaydı, din adamları erkekti ve yasaları sertti. Ay kökenli dinler ise ormanlarda hüküm sürmekteydi ve bu dinler rahibelerin pençelerinde bulunmaktaydı.Okült sanatların yoldan çıkmış şekli ve sefahat azgınlığı durumundaki ayın usulleri de şehvet arttırıcı nitelik arz etmekteydi. Güneş rahipleri ile Ay rahibeleri arasında öldüresiye bir savaş sürüp gitmekteydi. Bu cinsiyetlerin, eril ve dişi prensiplerin savaşıydı, erkek ile kadın arasındaki savaştı.

O sıralarda, Trakya’da harika denecek seviyede bir cazibeye sahip olan, kral soyundan gelme bir genç ortaya çıkmıştı. Onun bir Apollon rahibesinin oğlu olduğu söylenmekteydi. Tatlı ve latif sesinde acayip bir çekicilik ve sihir mevcuttu. Tanrılar’dan söz ederken sesi, duyulmadık bir ahenkle titreşmekteydi. Bu delikanlının üzerinde bir ilham ehli havası vardı. Sarı saçları yaldızlı dalgalar halinde omuzlarına dökülmekte, dudaklarından etrafa saçılan müzik ise ağzının her iki köşesinde elem ifadeli hoş bir hat oluşturmaktaydı. Derin bakışlı mavi gözlerinden etrafa güç, letafet ve sihir saçılmaktaydı. Fakat Apollon’un oğlu denilen bu delikanlı bir gün aniden ortadan kayboluvermişti. Ölüp cehenneme indiğinden söz edilmeye başlanmıştı. Gizlice Ege’de Trakya sahillerine yakın Samotrake adasına kaçmış, oradan da Mısır’a geçip Menfis rahiplerinin yanına sığınmıştı. Orada rahiplerin sırlar öğretisini izleyip öğrenmiş ve böylece 20 yıllık bir süreden sonra yeni bir inisiyasyon adıyla yurduna geri dönmüştü. Bu yeni isim, çetin eprövler sonucunda hak etmiş olduğu ve misyonunun bir nişanesi olmak üzere mürşitlerinin vermiş olduğu bir isimdi. Artık herkes ona Orfe ya da Arfa diye hitap eder olmuştu. Bu ismin anlamı ışık vasıtasıyla şifa veren demekti.

Orpheus Hikayesi

İlmi, cazibesi ve coşkusu sayesinde Orfe, hemen hemen tüm Trakyalıları peşine takmış, şarap tanrısı Diyonizos’a tapınma dini olan Baküs dinini temelden değiştirmiş ve Diyonizos bayramlarını kutlayan rahibeleri yani Bakantları alt etmişti. Zeus’un Trakya’daki ve Apollon’un Delf’teki saltanatını tesis eden kişi o olmuştu ayrıca ileride Yunan’ın sosyal birlik ve bütünlüğünü sağlayacak olan kurumun yani Anfiksiyon meclisinin temelini atan da o olmuştur. Sonunda sırlar öğretisini tesis etmiş ve böylece ülkesinin dini çatısını kurmuştu. Onun öğretileri aracılığıyla inisiyeler yüce hakikatlerin arı ışığına kavuşmaktaydılar, ancak bu aynı ışık halka daha ılımlı bir görünüm altında sunulmaktaydı, yani şiir yoluyla ve baş döndürücü şenlikler aracılığıyla perdelenmiş bir halde sunulmaktaydı.

Orfe, bir süre sonra Jüpiter mabedinde büyük rahip olmuştur. Bir keresinde, heyecandan rengi solmuş ve hayranlıktan titremeye başlamış bir halde yüce İlham Ehli’nin yani Orfe’nin sözlerini bekleyen Delfli bir müride şu inisiyasyon sözlerini söylemiştir:

“Eşyanın prensibine yani tertemiz esirde alev alev yanmakta ve ışıl ışıl ışıldamakta olan yüce üçleme kadar yükselebilmek için kendi iç aleminin derinliklerine gömül. Bedenini düşüncenin ateşiyle eritip yok et; alev nasıl için için kemirdiği odundan ayrılıp serbestleşiyorsa, sen de maddeden aynı şekilde kopup serbestleş. Ruhun, ezeli-ebedi sebeplere özgü o arı esirin içine (astral alem) ancak o takdirde yükselip dalabilir, tıpkı kartalın Jüpiter’in tahtına yükselişi gibi.”

“Şimdi sana alemlerin sırrını, tabiatın ruhunu ve Tanrı’nın özünü ifşa edeceğim. Önce şu yüce sırrı dinle. Engin göklerde de yeryüzünün derinliklerinde de tek bir varlık hüküm sürmektedir. Bu varlık gürleyen Zeus’tur, yani esiri Zeus’tur. Engin öğüt de odur, kudretli kin de odur, çok latif aşk ve sevgi de odur. O hem yerkürenin derinliklerinde, hem de yıldızlı semalarda hükümrandır. O, eşyanın nefesidir. Önünde hiçbir gücün ayakta duramadığı eril ve dişil ateştir, O bir kraldır, O bir kudrettir, O bir Tanrı’dır, O yüce bir mürşittir.”

“Gök ile yer arasındaki aşkı, özel yol mensubu olmayan kişi bilemez. Zevcin ve zevcenin sırları ancak ilahi insanlara ayan beyan olur. Şimdi sana artık gerçeği söylemek istiyorum. Az önce şu kayalıklar, yıldırımların etkisiyle zangır zangır sallanmaktaydı. Üzerlerine yıldırım canlı bir ateş ve gümbürtülü bir alev halinde düşmekteydi. Onun içinde dağlardaki yankıları sevinç böğürmeleri halinde duyulmaktaydı. Ama sen titreyip duruyordun çünkü o ateşin nerden gelip nereye düştüğünün farkında bile değildin. O ateş eril ateştir, Zeus’un tohumudur, yaratıcı ateştir. O, tüm varlıklarda kıpır kıpır dalgalanır halde mevcut bulunmaktadır. Yıldırım düştüğü anda o, onun sağından fışkırmaktadır. Ama onun rahipleri olan bizler, onun özünü, esasını biliriz, biz onun oklarından korunabiliriz ve hatta bazen onları yönlendirebiliriz bile.”

“Şimdi de şu gökkubbeye bak. Şu parlak takımyıldızlar çemberini, yani üzerine ince samanyolu tülü atılmış olan şu çemberi seyret; gördüğün o ince tül, güneşlerin ve dünyaların tozlarından oluşmadır. Orion’un (Artemis tarafından öldürüldükten sonra takımyıldız haline dönüşmüş olan dev cüsseli, yakışıklı avcı), İkizler’in (Castor ve Pollux adlı çok parlak ve çok yakın yıldızlardan ötürü ikizler adını almış olan takım yıldız) ve Lirin nasıl ışıl ışıl ışıldadıklarına bir bak. Bu gördüklerin Zevcin bestesinin etkisi altında ahenk dolu bir coşkuyla dönüp duran Zevcenin bedenini oluşturmaktadır. Gönül gözünle bakarsan onu, başı arkaya doğru eğilmiş ve kolları iki yana açılmış bir halde görebilir ve böylece de onun, üzeri yıldızlarla bezeli peçesini kaldırabilirsin.” “Jüpiter hem zevcdir, hemde ilahi zevce. Bu ilk sırdır.”

“Ey Delf’in evladı, şimdi de inisiyasyonun ikinci bölümüne hazırlan. Ürper, ağla, yararlan ve saygıyla eğil! Çünkü ruhun, ruh ile dünyanın yaşam kupası içinde Demiurg (Eflatun felsefesinde evreni düzenleyen Tanrı) tarafından harmanlandığı o yakıcı mekanın içine dalacak. O sarhoş edici kupaya yapışıp susuzluğunu gideren tüm varlıklar o ilahi visal günlerini unutuverip, kendilerini bedenli yaşamlara mahsus olan süfli alemin o ıstırap dolu dipsiz derinliklerine bırakıvermektedirler.”

“Tanrılara doğru uzanan yol diktir, çetindir. Önce çiçekli bir patika, ardından dik bir yamaç, sonra da muazzam bir mekanın ortasında yer alan yıldırımlı kayalıklar. Görücünün ve Elçinin yeryüzündeki kaderi budur. Evladım, ovadaki çiçekli patikada yürümeye bak, ötesini bırak.”

Bu inisiyasyonun ardından Orfe ve müridi Romalıların Baküs diye adlandırdığı şarap Tanrısı Diyonizos Bayramı için Tampe vadisine giderler. Onlarla birlikte diğer gruplarda Ossa Vadisine doğru yola koyulmuşlardı. İlk olarak yavru Baküs’ün müritleri, yani üzerlerinde uzun keten tunik ve başlarında da sarmaşıktan birer taç taşıyan yeni yetmeler geçmişti. Ellerinde yaşam kupasının sembolü olan işlemeli ağaçtan kupalar vardı. Onların ardından da mağrur ve sağlıklı delikanlılar yürümekteydi. Bunlar savaşçı Herkül’ün müritleri diye anılan gençlerdi. Kısa tunikli ve çıplak ayaklı olup, omuzlarında ve böğürlerinde enlemesine aslan derisi, başlarında da zeytin dalından taçlar taşımaktaydılar. Onların da ardında ise ilham ehli kişiler, yani lime lime edilmiş Baküs müritleri vardı. Bunlar bedenlerine çizgili panter derisi sarmış, saçlarını erguvan renkli bant ile bağlamış kişilerdi ve de üzerine asma dalı ve sarmaşık dolanmış bulunan birer asma taşımaktaydılar.

Ve Orfe müridine anlatmaya başlar:

“Burada kimse kimsenin adını bilmez ve herkes de kendi adını unutur. Çünkü özel yol mensupları, kendilerine tahsis edilmiş olan bölgeye girmeden önce kirli çamaşırlarını atıp ırmakta yıkandıkları ve ardından da temiz keten elbise giydikleri anda asıl adlarını atıp yerine bir yenisini edinmektedirler. Bu insanlar yedi gün, yedi gece boyunca değişime uğrayıp yeni bir hayata geçmektedirler. Şu kadın kafilelerine bir bak. Onlar aile ve memleket esasına göre değil, kendilerine ilham sunan Tanrı esasına göre gruplandırılmışlardır.

Derken, başlarına nergisten yapılma taçlar takmış, gök mavisi kolsuz tunikli genç kızlar geçmişti önlerinden. Orfe bunlardan cehennemin kralı tarafından kaçırılıp cehenneme götürülen cehennemin kraliçesi Zeus ve Demeter’in kızı Persefon’un yoldaşı olan su perileri diye söz etmişti. Bu kızların ellerinde küçük kutular, kavanozlar ve adak vazoları vardı. Onların gerisinde de mistik maşuklar, ateşli zevceler yani Afrodit hayranları yürümekteydi. Başka bir kafilede kadınların vücutları baştan aşağı siyah yün elbiseler içindeydi. Gerilerinde yerde de kıyafetlerinin bir parçası olan uzun tüller sürünmekteydi. Bunların hepsi de birer büyük matemin ezikliği altında kıvranmaktaydılar. Orfe bu kadınları Persefon’un kederli hatunları diye adlandırmıştı.

Sonunda Diyonizos mabedinin önünde toplanan kafilelere Orfe şu konuşmayı yapmıştır:

“Yeryüzü ıstıraplarının ardından tekrar doğmak üzere buraya gelmiş bulunan ve şu anda tekrar doğmakta olan sizlere selam olsun. Karanlıktan çıkmış olan özel yol mensupları, kadınlar ve inisiyeler, gelin mabedin nurundan kana kana için. Istırap çekmiş olanlar, gelin sevinci tadın; savaş vermiş olanlar, gelin dinlenin. Başlarınızın üzerine yansıttığım güneş, ruhlarınızda ışıldayacak olan güneş, ölümlülerin güneşi değildir; o Diyonizos’un arı ışığıdır, inisiyelerin yüce güneşidir. Geçmişteki ıstıraplarınız ve bu yoldaki çabalarınız sayesinde galip geleceksiniz ve hele İlahi Kelam’a inanıyorsanız çoktan galip gelmişsiniz demektir. Uzun bir karanlık yaşamlar dizisinden sonra bir gün ıstıraplı tekrardoğuşlar çemberinden kurtulacak ve hep birlikte Diyonizos’un nurunda bir tek beden ve bir tek ruh haline geleceksiniz.

Dünyada bize rehberlik eden ilahi kıvılcım yani vicdan içimizde bulunmaktadır; o, mabette meşale, gökte de yıldız haline gelir. Hakikatin ışığı işte böyle büyür! Yedi telli lirin, yani Tanrı Lirinin titreşimlerini dinleyin. Lir burada şu anlamlara gelmektedir: a) Apex’in yakınında bulunan küçük takımyıldız. b) Yedili kanunun evrendeki uygulanışı. c) 7 yaratıcı ışığın tezahürü. d) Ses-titreşim-tesir. Müziğin bir oktavlık yedi sesinin kozmik icra gücü.)

Dünyaları o Lir hareket ettirir. İyi dinleyin ki sesi içinize işlesin. Göklerin enginlikleri size ancak böyle ayan beyan olabilir. Güçsüzlere yardım, ıstırap çekenlere teselli ve herkese umut! Ama kötülerin ve özel yol dışındaki insanların vay haline! Onlar şaşırıp allak bullak olacaklardır. Zira başkasının ruhunu derinlemesine görmek sırların vecd haliyle mümkündür. Kötüler o anda dehşete kapılırlar, kutsallığa saygısı olmayanlar ise ölürler.

Diyonizos’un ışığı üzerinize ışığını saçtığında şu anda kudretli semavi Eros’u davet ediyorum. Aşklarınızda da, gözyaşlarınızda da hep o hazır bulunsun. Seviniz; çünkü her şey sevmektedir, yerin dibindeki tanrılar da, esirdeki tanrılar da. Ama karanlığı değil, ışığı seviniz. Yolculuk sırasında her an amacı hatırlayınız. Ruhlar, ışıklı aleme döndüklerinde, yıldızsal yani astral bedenlerinin üzerinde, yaşamlarının tüm hatalarını iğrenç lekeler halinde taşımaktadırlar. Onları silip atmak için kefaretlerini ödemek ve onun için de dünyaya tekrar doğmak zorunda kalmaktadırlar. Ama arınmışlar ile güçlüler, kudretliler Diyonizos’un güneşine gitmektedirler.

“Şimdi de Evohe’yi terennüm ediniz.”

Bunun üzerine mabedin dört bir yanında hazır bulunanlar, tekrar doğuşa davet anlamı taşıyan bu Diyonizos çığlığını hep bir ağızdan defalarca tekrarlamışlardır.

Bayram bir rüya gibi geçmiş ve akşam olmuştu. Orfe ve şakirdi bir yeraltı galerisi aracılığıyla aşağılara inip, dağın içlerine doğru ilerleyen ve sadece başrahip tarafından bilinen kutsal mahzene varmışlardı. Tanrıların ilhamlarına nail olmuş olan Orfe, tek başına meditasyona hep orada dalmakta, şakirtleriyle birlikte önemli maji ve teürji yani ıÜügizli güçlerin incelenmesi ve kullanılması çalışmalarını da yine hep orada gerçekleştirmekteydi. Orfe burada şakirdine şunları söylüyordu:

“Kutsal ışık kaynağında susuzluğunu gidermiş ve böylecede sırların sinesine arı bir kalple girmiş bulunuyorsun. Seni hayatın ve ışığın kaynağına nüfuz ettireceğim görkemli an geldi çattı artık. Gözle görünmez harikaları insanların gözünden saklayan kalın perdeyi kaldıramamış olanlar henüz Tanrı’nın oğulları olmuş sayılmazlar.

Sıradan insanlara söylemen gereken ve mabetleri kudretli kılan şu hakikatleri dinle bir de:

Yaradan bir ve tektir ve de ancak kendi zatına benzer. Her yerde onun kudreti hükümrandır. Ama tanrılar sonsuz sayıdadır ve çeşit çeşittirler; zira uluhiyet ezeli-ebedi ve de sonsuz-sınırsızdır. En yüceleri, yıldızların ruhlarıdır. Güneşlerin de, yıldızların da, yerkürelerin ve ayların da kendi ruhları vardır ve ruhların hepsi Zeus’un semavi ateşinden ve ilk ışıktan hasıl olmuşlardır. Künhüne vakıf olunamaz ve şaşmaz, değişmez nitelikli olan bu yarı şuurlu ruhlar yani Melekler düzenli hareketleriyle yüce bütünü yönetip dönendirmektedirler. Her yıldız, her gezegen, hareket ettiği sırada, esiri alanın içerisinde, bir yarı-tanrılar veya ışıl ışıl ışın salan ruhlar ordusunu da sürükleyip götürmektedir; bu yarı-tanrılar veya bu ışıl ışıl ruhlar, bir zamanlar insanken alemler skalasından basamak basamak aşağılara inip, sonra siklustan siklusa şanlarıyla şerefleriyle sıçraya sıçraya tekrar yukarılara tırmanmış ve böylece tekrar doğuş mecburiyetinden kurtulmuş olan ilahi ruhlardır. Tanrı, onlar aracılığıyla nefes almakta, onlar aracılığıyla hareket etmekte ve yine onlar aracılığıyla tezahür etmektedir; onlar, O’nun hayattar ruhunun nefesi, O’nun ezeli-ebedi şuurunun ışınlarıdırlar.

Onlar, unsurlarla haşır neşir olan daha geri düzeyli varlık ordularına kumanda etmekte; dünyaları yönetmektedirler. Uzaktan veya yakından bizi sarıp kuşatmakta; ancak, özleri bakımından ölümsüz olmalarına rağmen, daima halklara, zamana ve bölgelere göre değişiklik arz eden kisvelere bürünmektedirler. Onları inkar eden inançsız kişi onlardan korkmakta; inançlı kişi de, bilmeden tanımadan onlara ibadet etmektedir; inisiyeye gelince, o ise, onları kendine cezbetmekte ve görmektedir. Eğer onları bulmak için çalışıp çabaladımsa, eğer ölüme meydan okudumsa ve eğer söylendiği gibi, ölüm ötesi mekana gittimse, bu dipsiz derinliklerdeki karanlık güçleri alt etmek, yukarının Tanrıları’nı sevgili vatanım Yunan’a davet etmek ve engin Göğün yer ile izdivacını sağlamak ve bu sayede büyülenecek olan yerkürenin, ilahi sedayı dinlemesini mümkün kılmak içindi. Semavi güzellik kadın vücutlarında tezahür edecek, Zeus’un ateşi kahramanların kanlarında dolaşacak; ve Tanrılar’ın oğulları, yıldızlara çıkmadan da önce, . Ölümsüzler gibi ışıl ışıl ışıldayacaklardır.

Orfe’nin Liri nedir, bilir misin? İlhama ve ifşaata nail olmuş bulunan mabetlerin sesidir. Bu mabetlerin telleri Tanrılardır. Yunan ülkesi, tıpkı bir lir gibi, onların müziğine uygun şekilde akort edilecek ve bizzat mermer heykel bile parlak kadanslar ve semavi ahenkler halinde aynı müziği terennüm eder olacaktır.

Sana canlı halleriyle görünsünler ve de peygamberane bir vizyon içinde, sana, dünya için hazırlayıp yetiştirmekte olduğum ve ancak inisiyelerin görebileceği mistik Himene’yi yani Evlilik Tanrısını göstersinler diye Tanrılarımı çağıracağım şimdi. Şu kayanın oyuğuna huzur içinde uzan ve hiçbir şeyden korkma. Az sonra sihirli bir uykuya dalacaksın; önce titreyeceksin ve feci şeyler göreceksin; ama ardından duyularını ve iç varlığını tatlı bir ışık, duyulmadık işitilmedik bir mutluluk kaplayacak.”

Şakirt, yatak biçiminde oyulmuş kayanın kovuğuna girip çoktan kıvrılıp büzüşmüştü bile. Orfe, sunak ateşinin içine bazı kokular atmış; sonra, ucunda ışıldar bir kristal bulunan abanoz bir asayı eline alıp sfenksin yanına yaklaşmış ve iç derinliklerinden gelen bir sesle evokasyona başlamıştı.

“Kibele! Kibele! (Anadolu kökenli bereket tanrıçası) Ey yüce ana, sesime kulak ver! Ey ilk ışık, ey kıvrak, esiri ve daima mekanlardan mekanlara sıçrayan ve de sinesinde her şeyin yankısını ve suretini barındıran alev! Senin şimşekler çaktıran ışıklı hizmetkarlarını davet ediyorum. Ey evrensel ruh, ey dipsiz uçurumlara ve güneşlere hayat verip yıldızlı mantosunu Esir’de dalgalandırıp duran ruh; ey beden gözleriyle görülemeyen gizli ve süptil ışık; ey sinesinde ezeli-ebedi simgeleri ve örnekleri meknuz bulunduran, Dünyaların ve Tanrılar’ın yüce anası! Ey kadim Kibele, gel! Sihirli asamın, Semavi varlıklarla aramdaki ittifakın yüz hürmetine gel, Öridis’in (Orfe’nin zevcesi) hatırı için gel!.. Ezeli-Ebedi Eril’in ateşi altında titreşen her şekle giren uysal seni davet ediyorum. Mekanların en yükseğinden, uçurumların en diplerinden, her taraftan akarak gel ve şu mağarayı ondurucu intişarınla doldur. Gel ve sırların şu evladının çevresini elmastan sularla çevir ve de ona engin sinendeki dipsiz Uçurumun, Dünyanın ve Göklerin ruhsal varlıklarını göster.”

Bu sözler üzerine, toprağın derinliklerinden gelen bir yıldırım, uçurumu sarsmış ve tüm dağı zangır zangır sallamıştı. Şakirdin vücudundan soğuk bir ter boşalmış ve delikanlı, Orfe’yi, gittikçe yoğunlaşan bir sisin ardından görmeye başlamıştı. Kendisini sarıp sarmalamış olan müthiş güce karşı bir an direnmeye çalışmış ama hemen ardından zihni ve iradesi pes edivermişti. Az sonrada, suda boğulmakta olan bir kimsenin çıkardığı sesleri andırır sesler çıkarıp kendisini birden şuur dışının karanlıkları ve bilinmezlikleri içinde buluvermişti.

Orfe’nin şakirdi normal hale dönüp de bedensel duyularına tekrar kavuştuğunda kendini kapkara gecenin kollarında bulmuştu. Orfe yanıbaşında dikiliyordu. Ve başrahip Orfe ona hemen şu soruyu sormuştu:

-Delf’in evladı, nereden geliyorsun?

-Ey inisiyelerin mürşidi, ey semavi sevindirici, ey harika Orfe, İlahi bir rüya gördüm. Sihir ürünü bir şeymiydi yoksa tanrıların bir lütfu muydu? Ne cereyan etti acaba? Dünyammı değişti yoksa? Şu anda neredeyim ben?

– İnisiyasyonun tacına nail oldun ve de benim rüyamı gördün, yani ölümsüz Yunan’ı! Haydi, artık buradan çıkalım çünkü bu rüyanın onaylanması için benim ölmem, senin ise yaşaman gerek.

Zeus rahipleri Jüpiter mabedinin sunağının kubbeli bir mahzeninde toplanmışlardı. Yarım daire oluşturacak şekilde oturmuşlardı. Orfe ise, sanki sorguya çekilecek bir sanıkmış gibi onların tam orta yerinde ayakta durmaktaydı. Rahiplerin en yaşlısı yargıçlara yaraşır tarzda sesini ciddi bir edayla yükselterek şunları söylemeye başlamıştı:

-Ey Apollon oğlu Orfe, seni büyük rahip ve kral diye adlandırıp sana Tanrı oğlunun mistik asasını verdik. Bu ülkedeki Jüpiter ve Apollon mabetlerini sen yücelttin. Ama bizi tehdit eden şeyden haberin var mı? Sen ki korkunç sırları bilirsin, sen ki bize kaç kez geleceği okumuşsundur, sen ki şakirtlerine hayal halinde görünmek suretiyle uzak mesafelerden onlara hitap etmişsindir ama şu anda başında dönenleri bilmiyorsun. Sen yokken, şu vahşi Bakantlar, şu lanetli rahibeler Yolların, sokakların, uğursuz gecelerin ve geceleri yapılan büyülerin ve hayallerin tanrıçası Hekate’nin vadisinde toplanıp aralarında görüştüler. Ve Trakyalıları büyüleyip bize karşı kışkırttılar. Trakyalılar bin kişilik bir orduyla yarın mabede saldıracak.

-Hepsini biliyordum dedi Orfe ve ekledi bütün bunların olması şarttı.

Rahip:

-Ama bizi savunmak için neden hiçbir şey yapmadın? Bunun üzerine Orfe

-Tanrılar silahla değil, kelamla savunulur. Alt edilmeleri gerekenler Bakantlardır. Onlara tek başıma karşı çıkacağım. Endişeniz olmasın şu surları kimse aşamayacak. Kan dökücü rahibelerin saltanatı yarın sona erecek. Benden şüphe eden ihtiyar sana gelince büyük rahip asası ile başrahip tacını sana bırakıyorum çünkü Tanrılara kavuşacağım hoşçakalın” der ve dışarı çıkar. Delfli müridinide yanına alıp yola düşer. Yolda müridine şunları söyler:

“Son saatim yaklaştı. Diğerleri beni anladı ama sen beni sevdin. Seni sırların sırrıyla işte onun için yüz yüze getirdim. Böylece Tanrılar sana hitap etmiş ve sen de onları görmüş oldun. Sözlerimi iyi dinle ve onları hafızana nakşet ama sır olarak sakla.

-Ruhun göğün evladı olduğunu artık iyi bilmektesin. Kökenini de gördün, sonunu da ve kendini hatırlamaya da başladın. Ruh bedene bağlanınca belli belirsiz de olsa yukarının seyyalelerini almaya devam eder. Bu güçlü nefes bize ilk önce annemiz aracılığıyla ulaşır. Onun göğüslerindeki süt bedenimizi besler, boğucu beden hapishanesindeki bunalmış varlığımızı ise onun ruhu besler.

Orpheus Mozaiği

İsis ve Osiris rahipleri bana sırlarını ifşa etmişlerdi. Ben Eros sayesinde konuşmuş, onun sayesinde ilahiler söylemiş ve onun sayesinde zafere ulaşmıştım. Hermes’in ve Zerdüşt’ün kelamlarını yine onun sayesinde hecelemiştim. Jüpiter ve Apollon’un kelamlarını anlamada, kavramada yine yardımıma o koşmuştu. Ama ölmek suretiyle misyonumu teyit etme zamanı artık geldi. Göğe yükselmeden önce bir kez daha yeraltı alemine inmem gerekiyor. Doktrinimi Delf mabedine, yasamı da Anfiksiyon Meclisi’ne sen götüreceksin.

Başrahip şakirdiyle birlikte Trakyalıların bulunduğu yere gelip nöbetçiden reislerini çağırmasını istedi ve reise Tanrıların lütuflarından, semavi ışığın büyüleyici güzelliğinden, inisiye kardeşleriyle birlikte sürdürdüğü ve tüm insanlara da nasip etmek için çırpındığı o tertemiz hayattan söz etti. Anlaşmazlıkları gidereceğine, hastaları iyi edeceğine ve de dünyanın en güzel meyvelerini veren tohumlar ile onlardan da değerli olan ve insana hayatın ilahi meyvelerini sunan asıl tohumlar konusunda, yani sevinç, aşk ve güzellik konusunda onları eğiteceğine söz vermişti. Konuştuğu sırada ciddi ve tatlı sesi tıpkı bir lirin telleri gibi titreşmekte ve sarsılıp şaşkına dönmüş Trakyalıların gönüllerine her an biraz daha derinlemesine işlemekteydi. Orfe’nin sesindeki müzikal şehvet ve acımasızlıkla dolu olan Bakant rahibelerini bile sakinleştirmişti.

O sırada büyücülerin başı Aglanois ortaya atılarak Trakyalılara:

“Hayır, Tanrı filan değil o. Orfe derler ona, sizin gibi bir insandır, sizi kandıran bir sihirbazdır, kendisini haksız yere taçlandırmış bir zorbadır. Apollonun oğlu ha, Rahip ha hem de büyük rahip? Saldırın üstüne Tanrıysa kendini korusun da görelim.

Aglaonis’in adamları Orfe’nin üzerine atılıp onu kılıç darbeleriyle yere düşürürler. Orfe “Gerçi ben ölüyorum ama Tanrılar daima diridirler.” diyip son nefesini verir. Aglaonis zafer kazanmış bir komutan edasıyla ve büyük bir mutlulukla Orfe’nin cesedinin üzerine eğildiğinde dehşete kapılır. Çünkü az önce bedenini terk eden Orfe canlanmıştır fakat bakışlarında Orfe’nin değil, zevcesi Öridis’in bakışları vardır. Aglaonis bunun üzerine korkudan çığlıklar atarak oradan uzaklaşmıştır.

Orfe’nin bedeni kendi rahipleri tarafından yakılmış, külleri ise uzak bir Apollon sunağına götürülmüş ve orada kutsal bir emanet olarak muhafaza edilmişti. Orfe’nin tradisyonu, ilmi ve sırları hükmünü orada sürdürmeye devam etmiş, ayrıca tüm Jüpiter ve Apollon mabetlerine de oradan yayılmıştı. Daha sonraları Orfe’nin dinini kabul etmiş olan Trakyalılar onun, eşinin ruhunu arayıp bulmak üzere yeraltı alemine indiğini, orada ebedi aşkını kıskanmış olan Bakantlar tarafından paramparça edildiğini, başının Ebre’ye atılıp onun azgın dalgalarına havale edildiğini ama tüm bunlara rağmen dudaklarının hala “Öridis Öridis” diye kıpırdadığını hikaye etmişlerdir.

Trakyalılar, bir suçlu gibi öldürdükleri bir insanı, yani kendilerini yola sokmak, ıslah etmek pahasına canını feda etmiş bir insanı daha sonra bir peygamber gibi ululamışlardır. Böylece Orfik kelam Helen ülkesinin damarlarına, sunakların ve inisiyasyonun esrarlı kanalı aracılığıyla işlemişti. Mabette inisiyeler seslerini nasıl görünmez lirin sesine göre akort ediyorlar idiyse, aynı şekilde Tanrılarda seslerini onun sesine göre akort eder olmuşlardı ve sonuçta Orfe’nin ruhu, Yunan’ın ruhu haline gelmişti.

Kaynak: İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler – Edouard Schuré

Medyumluk Nedir?

Medyumluk Nedir?

Medyumluk, yapmış olduğu fonksiyon ve meydana getirmiş olduğu işler bakımından dünyanın ruhsal alemle en eski bağlantı aracıdır.

Medyumlar, göksel dünyayla yani ahiret dediğimiz ruhsal dünyayla fizik dünya arasındaki bağlantıyı en sağlıklı şekilde kurabilecek, birini ötekisine bağlayabilecek, birinde olanları diğerlerine anlatabilecek, bilgi aktarımı yapabilecek güçte varlıklardır. Üstat Ergün Arıkdal’a göre, medyumluğun geçmişi Adem’le başlar. Geleneksel ve dinsel kitaplardaki dinsel mitoloji reel bir şekilde yorumlanırsa, Adem’in kendi yönetici varlığıyla ya da planıyla ilk bağlantısının konuşmalarının diyaloglar halinde çeşitli kitaplara konu olduğunu görürüz.

Cennette olanlar yüz yüze olan olaylar değildir. Yani iki varlık karşı karşıya gelerek birbirleriyle iletişim halinde olmamışlardır. O ifadeler tamamıyla sembollerle ifade edilmiş medyumsal çalışmalardır. Bu da, demek oluyor ki; Adem’e söylenen, yapması ve yapmaması gereken şeyler, Adem’in aldığı ilk tebliğlerdir.

İlk yasaların ortaya çıkışında meydana gelen tüm Vedik çalışmalar, ünlü Manu Yasaları gibi bilgiler de veli adını verebileceğimiz, psişik yetenekleri gelişmiş, auraları geniş, zihin düzeyleri yüksek varlıkların aldığı tebliğler olarak kabul edebiliriz. Nitekim Manu Yasaları eski Mısır’ın Osiris Yasalarının temelini oluşturur. Osiris Yasaları da Torak adı verilen Museviliğin özünü teşkil eder. Musa’ya Sina Dağı’nda taş tabletler üzerinde verilen 10 emir adı altındaki yasalar, 40 maddeden oluşan Osiris Yasalarının bir özetidir. Musa Peygamber de, kardeşi Harun da medyumdu, özellikle Harun Musa’dan daha yetenekli bir medyumdur. Çünkü Harun aynı zamanda aldığı tebliğleri en güzel şekilde ifade edebilecek bir konuşma yeteneğine sahipti. Medyumun derin şuuraltı bilgisinin gücü kadar hitabet sanatını kullanması, kelime dağarcığı ve ifade şekli de çok önemlidir. Bu yüzden Musa Peygambere, “Sen düşüneceksin, bazı şeylere karar vereceksin ama Yahova ile olan konuşmaları ve insanlarla iletişimi Harun yapacaktır” denmiştir.

Medyum Ne Demek?

Gerçek Medyumluk; birinin beşeri bir işinin nasıl olacağı, bir kızla erkeğin evlenip evlenmeyeceği gibi dünyasal endişelerden doğan bazı sorulara cevap vermek yani ümit tacirliği yapmak değildir. Medyumluk doğrudan doğruya ruhsal dünyaya hiçbir menfaat gütmeden kendini feda etmek demektir. Ruhsal dünyaya kendini feda edebilen bir insan otomatikman medyumdur.

Medyumluk illa, herhangi bir tebliği; herhangi bir ifadeyi alıp, kaydedip, bunu insanlara vermek demek de değildir. Ruhsal alemin bizden istemiş olduğu güzel hareketleri yapan her varlık Yukarısı adına medyumluk yapıyor demektir. Çünkü verilen bilgileri fiilen, hareketleriyle insanlara aktarıp, Ruhsal alemin yansıması oluyor, kanallık yapıyor demektir. Örneğin Hz.İsa ve Hz.Muhammed bunun en güzel örneğidir: Aldıkları bilgilerle yaşam şekilleri hep paralellik göstermiştir.

Ünlü İngiliz medyum Ivy Northage, “Medyumluk, kendini ruhsal dünyaya teslim etmektir” diyor. Kendini ruhsal dünyaya teslim eden biri gerçekten medyumlaşabilir ve ruhsal dünya ile fizik dünya arasındaki bağlantıyı en güvenilir şekilde kurabilir. Hiçbir aldatmaca ve yan etki olmadan bu teslimiyeti meydana getirebilecek bir zihniyete sahip olabilmek için kişinin kendisini çok iyi bir şekilde yetiştirmesi gerekir. Ruhen cehalet içinde olan kişinin medyumluğundan bir hayır gelmez ve zaten medyum da olamaz.

Medyumun verdiği bilginin doğruluğuna karar verebilmek; çok iyi, yetişmiş, kültürlü ve bilgili operatörlere düşen bir iştir. Operatörlük de medyumluk gibi büyük bir misyondur. Medyumların almış olduğu bilgileri, ortaya koymuş oldukları tezahürleri sınıflandırması, onları beşeriyet adına bir bilgi çerçevesinde, açık ve seçik bir hale getirmesi de operatörün vazifeleri arasındadır ve çok büyük bir sorumluluk ister. Çünkü operatör hem etrafındaki insanlara, hem de medyum aracılığıyla ruhsal aleme karşı sorumludur. Bütün bilgiler insanlığa gelir, herhangi bir medyuma ya da herhangi bir operatöre gelmez. Bu yüzden bilginin beşeriyete dağıtılması gereklidir.

Rehberlerimiz ve rehber planlarımız her zaman, her düzeyde çeşitli mekanizmaları kullanarak bize uyarılarda, yardımlarda, bilgilerde, ilhamlarda bulunur. Hatta hangi sanat dalı olursa olsun sanatçının aldığı ilhamlar planından ona akseden tesirlerdir. En kanlı katil bile bir ilhama sahiptir. İnsanları nasıl öldüreceğine dair kendisine gayet güzel motifler verilebilir. Filmlere dikkat edelim; senaryoyu yazan senaristler başıboş çalışmaz. Bir ölümün değişik şekillerde nasıl yapılacağına, bir yaşamın ortadan kaldırılması işini insanlara en iyi şekilde aktarabilmek için yazdıklarının altında bile bu şekilde ilhamlar kullanırlar.

Medyumluk bir misyondur. Yani medyumlar bu vazifeyi yapmak için doğmuşlar ve yaşam planlarını buna göre yapmışlardır. Enkarnasyonlarının temel nedeni ruhsal dünya ile fizik dünya arasında bilgi ve görgü aktarımı yapmaktır. Medyum, görünmeyen dünya denilen ahiret alemindeki mevcut olan bedensiz varlıklarla, ruhlarla yeryüzündeki insanlar arasındaki ruhsal iletişimi düzenli bir şekilde, arızasız ve firesiz yerine getirmek için kendi varlığını bu işe uygun görmüş olan insandır.

Bir medyumun yaşamı, yapacağı o vazifeye doğru yönlenmiştir. Ne yaparsa yapsın, neyi isterse istesin eğer gideceği yolun önünü kesecek bir yol ise, istediği o iş kesinlikle gerçekleşmez, önüne engeller çıkar. Bu öyle bir durumdur ki, onu hedefine, yapacağı fonksiyona doğru yönlendirmektedir.

Her uğraşının nimetleri olduğu gibi tehlikeleri de vardır. Medyumun maruz kalacağı en önemli tehlike, geri bir varlığın etkisinde kalıp obsede olmaktır. Medyum, bilgili, deneyimli ve görgülü ise celsede kesinlikle akıl ilkelerinden dışarı çıkmaz ve çıkmamalıdır. Kaliteli bir medyum mistik ya da açıklamasız emir gibi fikirleri zorla kabul ettirmeye ve tehditler kullanarak onları benimsetmeye çalışan varlıkların etkisinden kolayca ve çabuk bir şekilde sıyrılır. Medyum bilgisiz, deneyimsiz ve görgüsü eksikse bu konularda derin bilgisi olan özgür düşünceli ve bu işten anlayan kişilerle çalışmalar yapmalıdır. Şimdi bu konunun önemi ile ilgili, ruhsal alem tarafından verilmiş bir tebliğe birlikte göz atalım…

“ Size birçok kimseler bu uğurda müracaat etmişlerdir ve edeceklerdir. Bunlarla tecrübe yapmadan evvel kendilerine şu tavsiyeleri yapınız.

1- Her an akıllarını kullanarak hareket etmeye çalışsınlar. Bunun için de akıl prensipleriyle halledilecek meseleler ile çalışma egzersizleri yapsınlar. Mesela satranç oynasınlar, geometri meseleleri ile uğraşsınlar. Bilhassa mantık meseleleri ve felsefi tartışmalar, matematik tavsiye edilir.

2- Kendilerini gayriahlaki ve geri tertipteki eğlence ve meşguliyetlerden uzak tutsunlar. Toplum meseleleri ile meşgul olsunlar ve toplumsal dertler ile alakadar olarak bunları halletmenin çareleri hususunda ciddiyetle düşünsünler.

3- Sıkıntılı ve yorucu işlerden kaçınmasınlar. Kendilerini çok düşünmeden yoran ileri tertipteki meseleleri arayıp bulsunlar ve halletmeye uğraşsınlar.

4- Daima heyecanlarını ve hislerini galeyana getirecek ileri tertipteki hareketlere, sanat hareketleri gibi, resim, müzik ve şiir gibi, iştirak etmekten geri durmasınlar. Bilhassa müzikle, tabii ileri müzikle yani klasik Türk ve batı musikisi ile meşgul olsunlar. Bu onların hassasiyetini artırır ve dolayısıyla medyumluk kabiliyetleri artar. Nihayet cesur olmayı öğrensinler. Medyumların cesur olmaları, yani heyecanlarına kapılmamaları ve kendilerini kaybetmemeleri, obsede olmaya karşı koruyucu bir silah olarak lazımdır. Biliyorsunuz ki korku, müdafaa için şiddetle duyulmuş olan heyecanlara kapılmak ve onların kontrolünü elinden kaçırmak, fonksiyonlarının varlıklarına zarar verecek bir hale gelmesi demektir. Nihayet en sonunda da şu var: Bütün hayatlarınca medyumlar daima tesir altındadırlar. Celsede onları siz müdahelenizle koruyabilirsiniz, dışarıda da kendi kendilerini korumaya mecburdurlar. Medyumluk hakkında dışarıda bu işlerle uğraşan kimselerle bu işle ilgili hiçbir şey konuşmasınlar ve bu gibi faaliyetlere de iştirak etmesinler. Bu bilgisiz olarak dinamitle oynamak kabilinden çok tehlikeli bir meşguliyettir.”

Medyumluk, kapsamı geniş ve evrensel bir misyon ve vazifedir. Vazife fikrine, vazifeli olmaya, vazifesini bilmeye ve vazifesini yapmaya dayanır. Otomatik vazife olmaz. Gerçek medyumluk liyakatini kazanarak; uygulama sahasına atılabilmek için, belki de yaşamının yarısından fazlasını sarf ederek, uzun zaman süren bir hazırlık devresini geçirmiş olmak gerekir.

Medyumluk; bilginin ancak sadakat, sabır ve çaba ile kazanılacağını bilmek ve bu uğurda her beşeri koşullandırmaya ve dünyasal iğvaya inançla karşı koymaktır. Medyumların yaşam koşulları öteki insanlara nazaran daha hareketli geçer ve herkesin kolay dayanamayacağı ağır epröv ve sınavlarla doludur. Ailesini yitirir, sefalet çeker, başarısızlıklarla karşılaşır, sıradan bir insanı isyana sürükleyecek bir sürü sıkıntı ve güçlüklerle karşılaşır. Çünkü bir misyon ve vazife sahibidir. Her an sınanır ve olaylarla karşılaşır. Medyum vazifesinin başarılı olması ve yapacağı çabanın sürekliliğini sağlamak için sürekli samimi dualarda bulunmalıdır çünkü her dua bir istektir.

Vazifeye giderken, içine düşülecek teşevvüşten sıyrılmak için yine dua etmelidir çünkü medyumluğun ileri safhalarına geçildikçe, yani işler kolaylaştıkça toplumla olan ilişkilerinde birtakım değişiklikler olabilir. Beşeriyetin koymuş olduğu değer yargıları onu pek ilgilendirmemeye başlar, bu da uyumsuzluğu beraberinde getirir ve şaşkınlıklar oluşabilir bu durumun kolay bir şekilde atlatılabilmesi için yine istek dualarında bulunmak gerekir çünkü içsel çabanın en güzel formüle edilmiş şekli dualardır.

Ayrıca, nefsaniyetin her türlüsü ile mücadele halinde olması gereken medyum ne şımarmaya ne de şımartılmaya asla göz yummamalıdır. Bencillik, egoizm, gurur ve kibir liyakati ortadan kaldırır ve sonucunda medyumluk vazifesinden alınmak ya da terk etmek gibi sonuçlarla karşılaşabilir. Bu işte gurur ya da kibir olmamalıdır çünkü medyumun medyumluğu bedensel beninin elinde olan bir şey değildir. Bu göreve ve hizmete yüksek ben olarak asıl kendisi talip olmuştur. Medyumluk, doğrudan doğruya ruhsal planların o kişiyi bu konuda liyakatli görüp, vazifelendirmeleri ve onu belli üstün bir etki ile korumaları şeklinde olur. Bir medyumun üzerinden o etki kaldırıldığı zaman sıradan bir insan haline düşer. Medyum sadece bir aracıdır bunu unutmamak gerekir.

Medyumluk Çeşitleri

Ruhsal Şifa Medyumları

Şifacılık yeteneği az çok herkeste vardır. Sağlıklı olduğumuz sürece şifa verici enerjimiz var demektir. Bu enerji doğuştan olduğu gibi çalışmalarla da geliştirilebilir. Ruhsal şifacılık uygulamasında birinci adım konsantrasyon ve derin gevşemedir. Şifacı medyum ustalığına göre belirli bir süre içinde bu işin gerektirdiği değiştirilmiş şuur haline girer. Dua eder, yardım ister, konsantrasyon ve derin gevşeme halini bozmadan sağ elini, bazen de sol elini hastanın alnına, öteki elini de hastanın ensesine koyarak, kendi şifa enerjisini ya da bedensiz rehberinden gelen şifa enerjisini hastaya aktardığını düşünür ve bunu bu şekilde hisseder. Hastaya zaman zaman sakinleştirici telkinde de bulunabilir.

Burada zihinsel bir telkin söz konusudur. Hastalığın tedavi edilmesi, rahatsızlığın geçmesi için gerekli olan telkinler medyum tarafından sessiz olarak düşünülür. Medyum şifa verme süresini kendisi saptar. Her ne olursa olsun, her şifacı medyum aynı zamanda bir rehber varlığa kendini teslim etmiş olmalıdır. Bu teslimiyet olmadan medyumluk olmaz, rehberi medyuma şifa verme işleminin bitiş zamanını haber verebilir.

Bazı şifacı medyumlar hastadaki rahatsızlığı aynen kendilerinde hissetmeye başlayabilirler. Bu da şifacı medyumluğun bir türüdür. Her şifa medyumunda görünmemekle birlikte, bazı medyumlar rahatsızlığı sanki olduğu gibi hastadan emer, alır ya da kendine doğal olarak geçer. Bu şifa yöntemini kadim Şaman şifacılarda da görüyoruz. Şifacı medyum ustalaştıkça durugörü izlenimleri de almaya başlar. Rahatsızlıkların şifacı medyum üzerinde sürekli bir şekilde kalma riski vardır. Bu yüzden şifacı medyumun maneviyatını çok yüksek tutması gerekir. İradesi zayıf olan kişinin bu tarzda şifacılık yapması doğru değildir.

Fiziksel medyumluk

Fiziksel medyumlukta temel itibarıyla darbeler, eşyanın uzağa nakledilmesi, materyalizayon, duvarların ya da masaların içinde çıtırtılar, medyumsal birtakım ışıklar, apor, doğrudan ses, doğrudan yazı, ruhsal fotoğraflar söz konusudur. Bunlar bazen çok seyyal bazen gitgide yoğunlaşarak ektoplazma adını alan bir seyyalenin dışarı çıkması sayesinde meydana gelen olaylardır. Kökeninde ektoplazma denilen ve insan bedeninin içinde olan seyyal bir madde yatmaktadır.

Ektoplazmanın kimyasal ve fiziksel tahlili yapıldığı gibi, meydana getirmiş olduğu biçimler alçı ve mumdan yapılmış olan kalıplar halinde saptanmıştır. Bu konuda en büyük çalışmaları yapanlardan bir tanesi Fransız hekim Dr.Gustave Geley’dir. Ektoplazmanın buharımsı ya da yoğunlaşmış tipte olanları vardır. Buharımsı olanı, görünmeyen fakat bir odanın her yanına yayılacak şekilde hareket etme becerisi taşımaktadır. Bu madde medyumun kendi bedeninden çıkar.

Tiptoloji medyumları

Bazı varlıklar ancak darbe yapmak suretiyle tıkırtılar çıkarabilecek yetenektedir. Genellikle tekinsiz evlerde görülen bu olaylar gerçekte darbeci ruhsal varlıklar tarafından meydana getirilen olaylardır. Bir de görüşmek üzere tiptolojiyi seçenler vardır. Aynen eski telgraf aleti gibi; örneğin bir tık “evet”, iki tık “hayır” şeklinde meydana getirilir.

Darbeci medyum, vuruşlar aracılığıyla bedensiz varlıklarla bağlantı kurmaya yardımcı olan kimselerdir. Darbeler iki tarzda elde edilir. İlki terazi hareketi tiptolojisidir. Masanın ayakları önce kalkar, sonra yere vurur, masanın hafifçe kalkması ve tık tık diye vurması ile sürüp gider. Medyum elini masanın kenarına koyup varlıkla bağlantı kurmak için kuvvetli bir konsantrasyon oluşturur.

İkinci metotta ise; her zaman mümkün olan hatalardan sakınmak için varlıkların her harfe karşılık olan darbeler aracılığıyla cümleler yazdırması istenir. Örneğin A harfi için 1 darbe, B harfi için 2 darbe, C harfi için 3 darbe gibi… Varlığın verdiği cevaplar biraraya getirilerek cümle elde edilir ve tam bir konuşma sağlanır.

Üçüncü metot içsel tiptolojidir. Çivisiz bir masanın tahtaları arasından tok darbe sesleri duyulur. En çok 4 ya da 5 kişi tahta masa çevresine oturur, herkes ellerini, genellikle parmaklarını açarak masanın üzerine koyar. Yarı aydınlık ve sessizlik sırasında celsede bulunanlar günlük düşüncelerden arınıp, konsantre olup, beklemeye başlarlar. İlk hareket masanın titremesi, çatırdaması ve nihayet sağa sola sallanması ile meydana gelir. Bu sırada sorular sorulur ve masanın ayağını yere vurarak tek darbeli veya alfabetik tarzda cevap vermesi istenir.

Bedenlenme medyumluğu

Bedensiz bir varlığın, kendi bedeni üzerindeki egemenliği kendi seçme özgürlüğü ile tamamen kabul eden medyum bedenlenme medyumudur. Bedensiz varlığa bedenini ya da bedeninin bir bölümünü kendi rızasıyla celse boyunca emaneten teslim eder ve bedensiz varlık sanki bedenlenmiş gibi sadece o organı kullanır. Medyumun ruhu bedeni terk etmiş değildir. Ruhtan ruha endüksiyon yoluyla uzaktan tesir aktarılması yoluyla bilgiler ya da hareketler aktarılmaktadır. Tabii ki beden aldığı bu emirleri doğrudan doğruya kendi organizatöründen yani bedenin asıl sahibi olan medyumdan alır. Bu durum Lucid Rüya ile karıştırılmamalıdır, bu ayrım nasıl yapılır merak edenler Lucid Rüya Nedir? yazımı okuyabilirler.

Bedensel medyumlukta medyumun vücuduyla ilgili birtakım fiziksel belirtiler görebiliriz. Eklem yerlerinden gelen çıtırtılar, ellerin ya da parmakların mekanik hareketleri, el ve kol kaslarında otomatik seyirmeler, sertleşmeler gözle görülen fiziksel değişimlerdir. Medyum iyice transa girene kadar bu belirtiler görülebilir. Bedenlenme medyumluğunda yüz değişimi de (transfigürasyon) söz konusu olabilir. Bedensiz varlık, kendi sesini, şivesini ya da imajını olduğu gibi medyuma aktarır. Örneğin; hiçbir zaman Karadeniz’e gitmemiş ve Karadeniz’le hiçbir bağı olmayan bir medyum birden Karadeniz şivesiyle konuşabilir. Medyum kadınsa erkek sesi gibi kalın bir sesle, hatta kendisinin de tamamen yabancısı olduğu bir dille hitap edebilir.

Bedenlenme medyumluğunda sanki kısa bir süre, celse boyunca bir reenkarnasyon olayı yaşanmaktadır. Medyum tamamen aradan çekilir, düşünceleri, fikirleri, ifadeleri ile medyumla ilgisi olmayan bir varlık ortaya çıkar. O varlık medyuma tekrar enkarne olmuş gibidir.

Yazıcı medyumluk

Bu medyumluk türü, elinize aldığınız bir kalemle tebliğ almaktan ibarettir. Bedenlenme medyumlarının, özellikle psikografi yani kalemle tebliğ alan trans yapıları oldukça değişiktir. Bazı medyumlar tam bir kataleptik duruma girebilirler. Yani vücudu olduğu gibi sabitleşir ve sadece kolu sert bir mekanik kol gibi çalışmaya başlar. Normal haldeyken kesinlikle yazamayacağı bir hızla yazar. Bazıları hiçbir şey hatırlamaz ve gözleri kapalıdır. Başını tutamayacak bir transta bile olsa kol kendiliğinden sürekli yazmayı sürdürür. İlginç medyumik bir vak’ada, medyum sağ eliyle yemek yerken, sol eliyle sürekli yazı yazarmış. Üstelik bu yazıların her paragrafının karakteri de değişikmiş, yani tek karakterli değil. İnsan yazısının karakteri parmak izi gibidir, taklit edilemez ve değişmez. Medyum bu haldeyken, ressam olmasa hatta resim kabiliyeti bile olmasa kusursuz krokiler çizebilir.

Yazı yoluyla medyumluk iki türdür: Araçlı ve araçsız yazı. Araçsız yazı kaleme hiçbir alet ve insan eli dokunmadan elde edilen ruhsal bir yazıdır. Medyumun eli ile kalem arasında iki, üç santimlik bir mesafe vardır. Kurşun kalem yerden hafifçe doğrularak kağıdın üzerinde boşlukta yazı yazmaya başlar. Araçlı yazı medyumluğu ise medyumun kalemi elinde tutarak yazıların yazdırıldığı bir iletişim şeklidir.

Konuşucu medyumluk

Konuşucu medyumlar bir bedensiz varlığın etkisi altında konuşan kimselerdir. Konsantrasyona daldıktan sonra düşünceyi boşaltmak, mutlak olarak pasif kalmak gerekir. Yavaş yavaş ruhun etkisi hissedilir ve ruh ses organları üzerine tesir eder. Konuşucu medyumluk genellikle yazıcı medyumluktan sonra görülür. Yazıcılıktan konuşuculuğa geçilen evrede medyum birtakım vizyonlar, çeşitli renkler, renk akışları, sembolik ifadeler tarzında bitkiler, çiçekler, yapılar, bazı varlık imajları ve yüzleri görmek suretiyle bir vizyon devresi geçirir.

Medyum aldığı etkiyi imajlar halinde tercüme etmeye başlar. En yalın imaj kelimeler ve harflerdir. Önce şekillere ve renklere başvurulur sonra bu etkiler giderek kavramlara ve anlamlara geçmeye başlar. Bu duruma fikrin kelimelere enkarne olması ve medyumun ağzından ses olarak çıkması da denebilir. Konuşucu medyum, kelime hazinesi çok yüksek ve çok kültürlü olmalıdır. Sufi aleminde en önemli konuşucu medyum Mevlana Celaleddin-i Rumi’dir.

Konuşucu medyumların bir de konsantrasyon yolu vardır. Bedenini belli bir gevşekliğe, zihnini belli bir ritme ulaştırdıktan sonra, o ritmde zihnini sabit tuttuğu zaman imajlarla beraber birtakım düşüncelerde akmaya başlar. Medyum bunları hiç bekletmeden hızlı bir şekilde cümlenin sonu nasıl olacak, nokta virgül nereye konacak, sesimin tonu nasıl olmalı gibi hiçbir beşeri endişeye kapılmadan, gelen tüm fikirleri aktarmak yani seslendirmek zorundadır.

Durugörü medyumluğu

Durugörü medyumluğu ruhsal yeteneklerin kullanılması ile ilgili bir görücülük yani ruhsal görücülüktür. Ruh-beden ilişkisinin gevşemesi sırasında beş duyumuzun sınırları ötesinde de algılama yapabiliriz. Bu algılamalar, içe doğan sezgiler tarzında ya da rüya da olabilir. Gözümüz açıkken çevredeki eşyaların arasında ya da ötesinde başka imajlar görmemiz ya da bunu sezgiler şeklinde algılamamız olasıdır.

Ruh ve beden ilişkisinin asıl bağlantı işlemi perispiri dediğimiz özel manyetik ve psişik alana sahip bir enerji planı aracılığıyla meydana gelmektedir. Dolayısıyla durugörü ya da görücülükte perispirital bir dışarılaşma söz konusudur. Yani medyum gördüklerini gözleri ile görmez, optik bir algılama söz konusu değildir. Retinasına düşen en ufak bir uyaran yoktur. Doğrudan doğruya perispirital bir taşma ile her şey daha açık ve berrak bir şekilde psişik olarak görülmektedir. Durugörü medyumu öncelikle mutlaka alfa ritmine yakın bir zihin düzeyi içerisinde kalmayı becerebilmelidir.

Duruişiti Medyumluğu

Durugörüyle beraber, duruişiti de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bedensiz varlıklarla olan ilişkilerde, o varlıkların söyledikleri sözleri işitmek de olasıdır. Duruişiti medyumluğu şimdi ve gelecek içinde bulunan olaylarla ilgili sözlerin işitilmesi, daha doğrusu kulaklar tarafından değil de beynin içinde bunun yankılanması şeklinde olur.

Medyumlar sakin, dürüst ve araştırıcı bir yaşam yaşamalıdırlar. Aldığı bilgiyi daima incelemelidir. Vicdanen ve bedenen dürüst olmalıdır. Uyum sağlama kabiliyeti fazla olmalıdır.

Kaynak: Tüm Yönleriyle Medyumluk – Ergün Arıkdal